|
| (Realite Ocak-Şubat 1999) |
 |
Bir mum ışığına hasret ülkede, mum olmaya da yanmaya da gönül vermiş bıçak sırtı bir gerçeklik adamı:
ENGİN ARICAN
Engin Arıcan...12 Eylül’ün izlerini taşıyanlardan biri... Gençlik yıllarında terketmiş oturduğu şehri... Ve bugünlerinin zeminini bir anlamda Türkiye’nin bir mum ışığına bile hasret duyduğu günlerde hazırlamış... Çocukluk döneminden süregelen okur yazarlık tutkusu... Azim ve kararlılık O’na başarının kapılarını açmış... Ama o başarıyı toplum yararına kullananlardan biri...
90’lı yılların başında yayımlanan Açılım Dergisi’nde ilk yazılarıyla başlar basın yaşamına Arıcan... Ve daha sonra Adımlar Dergisi’nde fiili olarak çalışmaya başlar. Bandırma’ya dönerek kendi şehrinde birşeyler yapabilmenin umuduyla devam eder basın hayatı...
Önce Marmara Vatan Gazetesi’nin Haber Müdürlüğü’nün üstlenen Arıcan; çıkarmayı düşündüğü bir dergiyle Bandırma ve bölgesinde daha faydalı işler yapabilmeyi, suya sabuna dokunulmadan yapılan haberciliğe ses getirebilmeyi amaçlar. Ve araştırmacı gazeteciliğin ilk örneğini; Realite Dergisi’nu kurarak yaşama aktarır... Gencinden yaşlısına her kesimin odak noktası olan Realite’de yapılan bir çok araştırma olumlu sonuç ve yaptırım getirir Arıcan’a göre... Ve bir çok |
toplumsal soruna çözüm getirilir dergi bünyesinde... Bundan sonraki basın yaşamı İlkhaber’de devam edecektir Arıcan’ın...
İlkhaber Gazetesi’nin Genel Yayın Müdürlüğü’nü ve REALİTE Dergisi’nin Yayın Yönetmenliği’ni yapan Arıcan’la yaptığımız söyleşide, İlk kitabı olan “100 milyon dolarlık bir iflasın öyküsü İŞKUR” dan söz ettik.
Ancak Arıcan söyleşinin yaşam gibi sınırı yok. Arıcan’ı betimlemek için söylenebilecek tek şey, bir mum ışığına bile hasret ülkede, mum olmaya da yanmaya da gönül vermiş bıçak sırtı bir gerçeklik adamı olduğu...
Gazetecilik yaşamına nasıl ve nerede başladınız?
- Benim gazetecilik ve yazarlık yaşamım İstanbul’da bşladı. 90’lı yıllarda Açılım dergisiyle başlayan yazarlğım 1990 yılında Adımlar dergisi’nde fiili olarak devam etti. daha sonra Bandırma’ya döndüm ve Marmara Vatan Gazetesi’nde Haber Müdürü olarak yerel gazeteciliğe başladım. Marmara Vatan Gazetesi, Bandırma’nın ilk haftalık ofset gazetesi olma özelliğine sahipti. Gazetenin sahibi Hayati Marangoz ile uyumlu bir çalışma içinde, çok genç bir ekip ve amatör bur ruhla uzun zaman birlikte çalıştık. Özveri ve sevgi yüklü güzel günlerdi. Marmara Vatan Gazetesi bünyesinde eşim Aynur Çalışkan ile tanıştık. O muhabir olarak çalışıyordu ve birlikte Marmara Vatan Gazetesi’nden ayrılarak 1992 yılı başında REALİTE Dergisi’ni kurduk REALİTE kısa zamanda Bandırma ve bölge basınında farklı bir ses ve soluk olduğunu içeriğiyle etkisiyle kanıtladı. basın organlarının sosyal ve kültürel etkinliklerle sorumluluk alanını genişletmesinin ilk somut örneklerini verdi. Önemli bir eksiğimiz vaardı. O da her ikimizin de sermayesi yoktu. Her çıkardığımız sayı çıkacak olan yeni sayının maddi olanağını sundu bize. Kuşkusuz bir yere kadar ve tıkandık. Olayın mali boyutu her ikimizi de adeta ezdi. eşim de ben de çok zor günler yaşadık ve istemeye istemeye REALİTE’nin yaşamına son vermek zorunda kaldık. Sonrasında İhsan Kuruoğlu ile tanıştık ve İLKHABER sürecimiz başladı. O günden bugüne de İLKHABER bünyesinde çalışıyoruz.
- Evet, sizinle ve eşinizle tanışmamız Marmara Vatan Gazetesi’ne uzanıyor ama birlikteliğimiz REALİTE’nin o hala aranan eşsiz ortamında oldu...
-Sizin gibi o dönem bizimle aynı atmosferi paylaşan bir çok insan REALİTE’nin o ilk ortamını arıyor Kuşkusuz bunun bir çok nedeni var Bence en önemli nedeni, alışıla gelmiş basın ve yayın anlayışı dışında okur ile bire bir ilişki kurulabilecek bir anlayışla yıllardır dokunulmamış olay ve olguların üzerine gidilebilme cesaretinin özveri yanı sıra sevgi ve paylaşma heyecanıyla harmanlanmasıydı. Dergi bürosunda saatlerce yerel veya ulusal bazdaki bir olayın, sorunun tartışıldığını anımsarsınız. Bu tartışmalar belli bir düzeyde ve tartışan tarafları karşılıklı olumlu etkileyen bir tarzda yürütülüyordu. Bu ortamı besleyen bir çok isim vardı. Nüvit Erten, siz, Süleyman Takunyacıoğlu bu sürecin bir anlamda düşünsel ve fiziki gönüllü hamallarıydınız. Bilal Bal’da bu sürecin yetiştirip günümüze ulaştırdığı genç gazeteci kuşağından.
-İlk HABER’i bu süreçte nereye oturtuyorsunuz?
- Şimdi, Bandırma basın ve yayın yaşamında farklı iki gelenek var. Bunu değişik birçok ortamda dile getirdim ve her dile gelişinde de rahatsızlıklara neden oldu.
Bizlerin dün ile düşünsel bir köprüsü ne yazık ki yok. Bunu ideolojik açıdan söylemiyorum. Tam tersi gazete ve gazetecilik mesleği açısından dile getiriyorum.
Birincisi, statükocu basın anlayışı... Mesleki anlamda yeniliklere kapalı, ne şiş yansın ne kebap anlayışıyla günü kurntarmanın derdinde ve çabası içerisinde bir basın bu. Bir milletvekilinin Bandırma’ya gelmesi bile Saygıdeğer vekilidemiz kentimize teşrif ettiler diye sunulurken aslında bir anlayış dile getiriliyor. Bir Kaymakam’ın ya da vekilin eleştirilmesi çok zor ve hayret edilecek bir olaydı bu anlayışa göre.
Bu gazetecilik anlayışında bir “beyler, zât-ı muhteremler, hanımefendiler” var bir devam... Bunların çok çok eleştirebilecekleri kişi en rahat ulaşabilecekleri belediye başkanları ile Meclis üyeleri olmuş. Keza, yerel siyasiler, Bandırma’da işte böylesi statükocu basın ve yayın anlayışından ve geleneğinden kopuş, ancak 1980’li yılların sonralı ile 90’lı yılların başında Orkinos, Maramara Vatan ve benzeri yeni çabalar ve bu çabaları özveriyle gösteren genç gazeteci kuşağı ile gerçekleşebildi.
İlkHABER, bu kopuşmanın ve mesleki açıdan yeni geleneğin ciddi anlamda ilk kurumlaşmasını ve nitelik kazanmasını ifade ediyor.
- Yerel gazeteciliğin ve yazarlığın ulusal gazetecilik ve yazarlıktan daha zor olduğu iddia ediliyor. Buna katılıyor musunuz?
- Olayın maddi boyutu açısından ulusal basın ve yayın organları kuşkusuz avantajlı konumlardalar. Yerel basın ve yayın organlarına bugün Devlet taraından kuruş yardım edilmezken İstanbul basını bizlere rüya gibi gelen krediler, vb. mali olanaklardan besleniyor. Habercilik ve yazarlık açısından çok büyük bir fark yok. İstanbul’daki gazeteci ulusal gündemi siz, yerel hatta bölgesel gündemi takip ediyorsunuz. Haberci ve yazara sunduğu olanaklar açısından da yerel gazeteci ve yazar büyük mali ve teknik sıkıntı içinde. Bugün yerel basında köşe yazarlığı yapan insanların arkadaşlarımın tamamına yakını kuruş para alamıyorlar. Öyle ki, sanki köşe yazarının yazısının basında yer alması o yazara bir lütufmuşçasına yorumlanıyor. Bunu kabul edebilmek mümkün değil. Tabii ki, yerel basın ve yayın organlarının sahiplerinin çok büyük mali kaynakları yok. Bu da bu olumsuzluğun gelenekselleşmesinde rol oynuyor.
Ancak herşeyi kuralına göre oynamak lazım. Her ne kadar ulusal basında mali güç doğrudan tekelleşmeye ve Devlet ile bütünleşmeye hükümetlerin goy goyculuğuna dayansa da Türkiye’de basın sektörü çağın gerekliliklerine uygun olarak kendisini başarıyla yeniledi. Yerel basın bunu ne anlayış da gerçekleştirebildi ne de teknolojik ve haber ekseninde gerçekleştirebildi. Kapitalist bir toplumda temel dürtü kar olduğuna göre yerel basında karlı bir sektör olduğunu insanlar görebilmeli. İşte bu noktada yerel basında ciddi ve köklü dönüşümler yaşanmaya başlayacak. Oysa ki, bugün yerel basınaa yatırım yapan insanlara yaptıkları yatırımın ya ölü olduğu ya da yerel basını kendisine basamak yaparak başka alanlara fırlama çabası içersinde olduğu söyleniyor. Bunun böyle olmadığını isbat etmek bir anlamda haberci ve yazarlara kalıyor.
- Böyle bir sorumluluğu kabul ediyor musunuz?
-Ne yazık ki evet. Herhangi bir sektörü yatırım yapmak isteyen insan piyasa kurallarına göre üreteceği malın kar oranını düşünür. Malın pazarlanması, kullanılan teknoloji, işgücünün kalitesi karı garanti altına alan yardımcı unsurlardır. Basın svktöründe durum böyle değil. Basın sektöründe varoluşunuzu ve sürekliliğinizi, trajınızı belirleyen unsur oluşturacağınız kadronun niteliği ve bu kadronun üretkenliğiyle ilgili. Teknoloji ve baskı kalitesi, bu üretkenliğin estetik ve teknik açıdan kamuoyuna sunumunu kolaylaştırır.
- Bu bizde tam sizin ifade ettiğiniz gibi gelişmiyor...
- Doğru. Türkiye’deki basının niteliği sorgulanmaya açık. Bugün Avrupa’nın en ciddi gazete ve dergileri siyah-beyaz veya üç renktir. Bu basın ve yayın organlarının ciddi olarak kabul edilmeleri rengarenk basılmaları veya özellikle magazin türü haber anlayışını besleyen çıplaklığı sayfalarında resmetmelerinden kaynaklanmıyor. Çünkü böyle bir şey yok. Basın ve yayın organının bir yayın çizgisi vardır ve bu organ en iyi şekilde misyonunu yerine getirmeye çalışır. Yani bir yandan aktüel habercilik bir yandan tabak çanak dağıtımı öte yandan magazin ekleri, vb.. ne idüğü belirsiz bir keşmekeşlik içersinde değildir. Okur neyi arıyor ise bunu bir gazetede değil aradığı nerede ise orada bulur.
- Sayın Arıcan, kitabınızdan söz etmek istiyorum. “100 Milyon Dolarlık Bir İflasın öyküsü İŞKUR” isimli kitabınız ile ilgili okurlarımızı aydınlatır mısınız?
- Bu benim ilk kitabık olma özelliğine sahip. Bu kitap ile yıllardır dokunulmaktan imtina edilmiş ve adeta unutturulmak için özel çaba sarfedilmiş bir olayı yıllar sonra yeniden kamuoyunun gündemine getirmiş oluduğuma inanıyorum. İŞKUR olayı, bence Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bugüne kadar yaşanmış en büyük resmi soygunu, dolandırıcılığı. Evet, ne İSKİ ne Civangete olayı 100 milyon dolarlık bir soyguna tekabül ediyor. Bu yerel veya bölgesel bir dolandırıcılık öyküsü değil. Tam tersi, 12 Eylül cuntası koşullarında ve cuntacılarında katılımıyla gerçekleştirilmiş Türkiye çapında bir soygun. Bu soygunda Bandırma’nın rolü, İŞKUR tesislerine ev sahipliği yapması.
- Kitabınızı yazarken veya basılıp yayınlandıktan sonra aldığınız tepkiler ne yönde?
- Ben İlk Haber’in habercilik ekseninde başlatmış oludğu bir sorgulamayı yazarlık ekseninde tamamladım. İlk HABER yıllardır BAGFAŞ ve Recep Gençer’in şahsında kamuoyunda kökleşmiş bir paramparça etmiş ve demokratik bir hukuk devletinde sermaye ile pekiştirilmiş bir dokunulmazlığın hiçbir hükmü bulunmadığını göstermişti. Türkiye’de ne yazık ki, Devlet mağduriyetini ifade etmekten ve hakkını korumaktan aciz. O nedenle soygunu yapanlarda Devletin şu veya bu kademesindeki insanlar olduğu içindir ki Devlet hakkını hukukunu nasıl savunsun? İnsanların mağduriyetleri ise bir o kadar daha acı bir durumdaydı. Kimi emekli ikramiyesini kimi traktörünü, evini satarak, kimisi el kapılarında biriktirdiği dövizlerini kaptır mıştı. Beni asıl şaşırtan, bu soygunun üzerinden yaklaşık 15 yıl geçmiş olmasına karşın hala insanların bir umutla kendilerine sahip çıkacak birilerinin kapılarını bir gün çalacağı beklentileri oldu. Tepki anlamında mağdurlardan ve özellikle olayı yakından bilen ve izlemiş insanlardan olumlu tepkiler aldım. Hepsine müteşekkirim.
- Gençerler’den bir tepki aldınız mı?
- Doğrudan bir şekilde hiçbir tepki almadım. Son BAGFAŞ kongresinde Sayın Recep Gençer, kitabın hazırlanmasından söz etti ve kendine göre İŞKUR’un neden iflas ettiğine yönelik açıkmalarda bulundu. Herkes bir şekilde Gençer’in benimle uğraşacağına ve kitabın acısını benden çıkartacağını bir şekilde bana yansıttı. Böyle birşey olmadı. Ancak insanlardaki bu kanaat bile bence Gençerler için düşündürücü olmalı. Özellikle kitabın çıkması sonrası da okurlardan ilginç tepkiler aldım. Bana para teklif edip etmedikleri yönünde yoğun sorulara muhatap oldum. Hayır... Kesinlikle Recep Gençer veya Gençer ailesinden bir kişi tarafıma karşı hasmane bir tavır geliştirmedi. Herhangi bir teklifte bulunmadı.
Ayrıca, hep vurguladım. Benim şahıslar ile ilgili bir derdim yok. Benim derdim, zamanında yaşanmış ve hala acıları süren bir olayı belgeleri ve tanıklarıyla birlikte tarihin solgun yaprakları arasından çıkartmaktı. Zaman ve mekan diyalektiği içinde olayı yazarlık sorumluluğu ile çözümlemekti. Eğer ortada hukuki veya siyasi bir yön var ise bu benim işim değil hukukçuların veya siyasilerin işi. Çünkü bir yazar gerçek sorumluluğundan da uzaklaşmamalı.
- Babanızın yaşamınızda özel bir yeri olmalı ki kitabınızı babanızın anısına yayınladınız...
- Evet, gerçekten de babamın benim ve kardeşlerimin yaşamında özel bir yeri var.
Ancak eğer bu kitabı geçtiğimiz yıl kaybettiğim babamın anısına ithaf etmeseydim, BAGFAŞ çalışanlarına ithaf ederdim.
- Sayın Arıcan, gündemde yeni kitap var mı?
- Var. İçeriği ve türü birinci kitabımdan farklı olacak bir çalışma içerisindeyim. Bu konuda fazla konuşmak istemiyorum. Ancak, bu kitabımı da başka kitapların izleyeceğini söyleyebilirim.
- Hem gazete hem dergi ve bunun yanında kitap çalışması... Bu kadar çok yönlü bir çalışma temposunu nasıl kaldırıyor Engin Arıcan?
- Bence, Türkiye’nin en büyük sorunu üretim ve daha fazla üretim. O nedenle gündemdeki siyasal ve diğer tartışmaları anlamsız buluyorum. Bu tartışmaların ve yaşananların Türkiye gerçeğini yansıtmadığını ainanıyorum. İnsanımız ve toplumumuz üretime daha fazla üretime koşullanmalı. Üretimin olduğu yerde ne kavga ne spekülasyon ne de başka fuzuli faktörler olur. üretim ve üretmek sorumluluğunu üstlenmiş ve paylaşmış bir toplumda sorunlar da farklılaşacaktır. O nedenle, benim mesleğim madem ki gazetecilik ve yazarlık, o zaman bulunduğum sektörde hem en iyisini verebilmeliyim, hem de kendimi sürekli yenileyerek, bu üretkenliği çeşitlendirmeliyim diye düşünüyorum.
- Köşe yazılarınızda oldukça keskin bir ifade ile sorunları ele alıyor ve değerlendiriyorsunuz.
- Bunun birden çok nedeni var. Öncelikli nedeni, kentlerimizin en büyük zafiyetlerinden birisi zaman içersinde sorunlar ile yaşamaya alışmaları. Yerel yönetimlerin seçim zamanları değişmesi bile sorunlar ile birlikte yaşama alışkanlığını yıkmaya yetmiyor. Bunda seçmenin ya da diğer bir ifadeyle halkın sorumluluğu pek fazla yok. Çünkü, halk kendisine sunulanı mevcutlar içersinden seçiyor. Bunun demokrasiyle ve demokrasinin işleyiş tarzıyla demokrasi anlayışıyla bir ilgili bulunmuyor.
Siyaseti seçildiği kende ve seçenlere hizmet olarak görmenin yerine kişisel veya siyasal çıkarları koyarsanız, ortaya böylesi bir tablo çıkıyor. Bu tablonun değişmesi, değiştirilmesi gerek. Ayrıca ülkenin böylesi kişisel veya siyasaal egoları tatmin etme gibi bir lüksü de kaldırmaya ne gücü ne de tahammülü var.
Bunun yolu demokrasinin bir yaşam tarzı olarak kent dokusuna tam anlamıyla nüfus etmesiyle ilgili. Halk ulusal veya bölgesel, yerel çıkarları doğrultusunda sivil toplum örgütlerinde örgütlenmeli. Bu da yetmez. Bu örgütlülük yerel ve genel iktidara bir şekilde yansımalı; yansıtılmalı... Birey ve toplum olarak edilgen ber konuma itilmiş bulunuyoruz. İnsanlarımız, ceplerinde taşıdıkları Türkiye Cumhuriyeti kimliği aracılığıyla bu ülkeyle tek yönlü bir ilişki örgüsü içine sokulmamalı. Burada bireylere ve halka büyük bir sorumluluk düşüyor. Bu sorumluluk, siyasal ve toplumsal yaşama her yönüyle belirleyici bir güç olarak katılmanın koşullarının yaratılması ve bunun için gerekli demokratik olanakların yaratılarak, yasal güvenceler altına alınmasıdır. Bu hiç bir zaman eski alışkanlıklarla halkı yönetimlerden uzak tutmak isteyen siyasilerin işine gelmez. Ancak, ub da bizlerin işine gelmiyor. Demokratik bir ülkede yaşadığımıza inanıyorsak, demokrasinin gereği ne ise bunu da yaşamalı ve demokrasinin nimetlerine tam anlamıyla sahip olmalıyız. Ben, bir anlamda bu demokrasi dışı yosun tutmuş erk anlayışına yazılarımla vuruyorum. Birey ve toplumun elinden alınmış cesaretini yeniden kuşanarak, haklarına sahip çıkması gereğini vurguluyorum. Birey ve toplum olarak tüm benliğimizle içine itildiğimiz uyuşukluktan sıyrılmalı, sorunların çözümünde izleyici değil etkin rol oynamalıyız diye düşünüyorum.
Yolu yapılmıyor, suyu akmıyor, en doğal hizmetler kendisine ulaşmıyor ise “neden” ve “niçin” sorularını sormanın yanında insanlarımızın bu sorulara doyurucu yanıt alamamaları noktasında , bir daha ki seçimi bekleme kederciliğine saplanıp kalmamalarını, yönetimi hizmet için harekete geçirmenin demokratik zorlayıcılığına sahip olmaları gerektiğine dikkat çekiyorum.
Bu ülkede veya Bandırma’da hiç kimse bana ve insanlarımıza, “bununla yetin”, “sesini kes” diyemez. Bunu deme cesaretini gösterenlerden daha cesaretli olduğumuzu; bu cesareti haklılığımızdan aldığımızı bilerek çıkmak boynumuzun borcudur diye düşünüyorum.
- Yazılarınızdan dolayı tehdit alıyor musunuz?
- Yazdığım yazılardan dolaylı veya dolaysız tehditler zaman zaman geliyor. Çok önemsediğimi söyleyemem. Doğru yaptığınıza ve haklı olduğunuza inanıyorsanız, her hangi bir tehdidin size zarar verebilmesi mümkün değil. Okurdan ve vicdanınızdan daha büyük bir gücün olacağına inanmıyorum. Ne yaparlar? En fazla fiziki olarak size zarar verebilirler? En fazla fiziki olarak size zarar verebilirler? Bunun örnekleri de ne yazık ki ülkemizde çok. Ancak Devlet bunun için var ve gazetecisine, yazarına, insanına sahip çıkmak önemsemek zorunda. Ötesi çok anlamlı gelmiyor bana... Sadece acı veriyor.
- Gazete ve tarafsızlık ilişkisi konusunda ne düşünüyorsunuz?
- Ben, Türkiye’de ve dünyada hiçbir basın ve yayın kuruluşunun, organının tarafsız olduğuna veya olacağına inanmıyorum. Yaşamın içinde tarafsızlık diye bir olay, olgu yok. O nedenle, İlkHABER’de, REALİTE’de kelimenin bu anlamıyla tarafsız değillerdir.
Önemli olan neye taraf olduğunuz ya da yüzünüzün ne tarafa dönük olduğudur.
Bir gazeteci veya yazar çağdaş olmanın gereklerine sahip olmanın yanında çağdaşlık normlarını savunmalıdır. Bu bilimin ve aklın yaşamda rehber kabul edilmesidir. Bunlar genel normlardır. Demokrat, yaik, hukukun üstünlüğüne inanan; barıştan yana anti-militarist ve anti-şovenist, çevreci olmak ve bunları özel ve toplumsal yaşamında savunmak zorundadır.
Bunun ölçüleri kuşkusuz doğrunun yanında olmak, bu genel normlar içerisinde tüm siyasal görüşlere karşı eşit uzaklıkta durmak, vicdanı ile kalemi arasında onurunu korumak olarak sıralanabilinir.
Genel doğrular çerçevesinde bu ölçülere uymuyor ise işte o noktada kişi tarafısızlığını yitiriyor demektir. Yoksa gazeteci ve yazar tarafsızlık ilkesinden toplumsal olaylara karşı avane bir duruşu anlamaz, anlamamalıdır. Bu tarafsızlık sorumlu bir taraflılıkla bezenmiştir. Örneğin, bugün laiklik konusunda ülkemiz basınının gösterdiği tepki bir tarafısızlığın göstergesi değil, açıkça taraf olmak demektir. Ya da yaşanan terör eylemlerine ve çetesel faaliyetlere karşı duruş basınının taraf olmasının somut örnekleridir.
- İsterseniz biraz da yaşadığımız kente dönelim. Bandırma’yı nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Bizim ülkemiz siyasal ve idari açıdan çok garip bir ülke. Coğrafya anlamında ise çok az ülkeye has zenginliklere ve potansiyele sahip. Bu coğrafya üzerinde ise genç ve çok renkli bir nüfus yaşıyor. Türkiye’nin bu gariplikten kurtulması lazım. Çünkü siyasi ve idari yapı Türkiye’nin ne coğrafya anlamında zenginliklerini ne de bu coğrafyada yaşayan genç nüfusun sahip olduğu potansiyali kavrayabilecek, temsil edebilecek, geleceğe taşıyabilecek nitelikte. Bandırma içinde durum farklı değil. Aynı şey Gönen veya bir başka yerleşim yeri içinde farklı değil. Bu garip tabloyu değiştirmenin iki ayağı var. Biri Ankara’daki rüzgarı tersine çevireceğiz, ikincisi yerel havayı temizleyeceğiz. Ancak şu bir gerçek ki, evinin içini ve kapısının önünü temizleyemeyen insanımız; bunun demokratik kültürünü ve insiyatifini geliştiremeyen insanımız Ankara’daki havayı asla ve asla değiştiremeyecektir. Onun için dünyada demokrasinin beşiği olarak yerel yönetimler gösterir ve kabul edilir. Ben, örneğin idari anlamda Devlet ve hükümet tarafından atanmış bir Vali’nin ya da Kaymakamın, yabancısı olduğu bir yerleşim yerine görevli olarak verilmesine karşıyım. Bir vilayet ya da ilçe kendi mülki amirini kendisi seçmelidir. İkincisi, yerel yönetimin yetkileri artırılmalı ve toplumun, yerel yönetimlere katılımının önündeki her türlü engel kaldırılmalıdır.
Bu idari ve yerel reform olmadan yerel ve idari yöneticilerin vereceği hizmetler büyük ölçüde kendi becerileri ile sınırlı olmaktadır ki, hiç bir ülkenin, idari ve yerel yönetimi kişilerin insiyatifine bırakma gibi aptalca bir tercihi olamaz.
- Bunun Bandırma ile ilgisi ne?
- Bandırma ile ilgisi çok. Her iktidar değişikliğinde elbise değiştirir gibi Vali ve Kaymakamlarını oradan oraya atıp duran bir yönetim anlayışı ortada dururken, Bandırma’nın biçareliğini nasıl çözümleyeceğiz?
1580 Sayılı Mahalli Yönetimler Yasası gibi 30’lu yıllarda kabul edilmiş ve yerel yönetime doğru dürüst hiçbir yetki verilmemiş, halkın katılımını ve denetimini öngörmeyen bir yasayla koca kentlerin başarıyla yönetilmesini nasıl isteyeceğiz?
Bu idari ve yerel yapıya rağmen kuşkusuz çok şey yine yapılabilinir. Burada da insan malzemesi konu oluyor. Kent yönetimine aday olan insanların gerekli donanıma sahip olamamaları, kentleri kişilerin tasarrufuna bırakıyor. Ancak kadro üretim merkezi olması gereken ve kadrolara gerekli alt yapıyı oluşturması gereken sivil toplum örgütleri ile siyasal partilerin işlevsizliği kaçınılmaz olarak bunu yaratıyor.
Kent ile ilgili politikalar, donatılar, projeksiyonlar Başkanların çapı ve kamuoyu ile karşılıklı etkileşimleri sonucu kendiliğinden biçimleniyor. Burada bilinçli bir çaba ve iradenin belirlediği bir etkileşim bulunmuyor. Onun içindir ki, kentlerimiz el yordamıyla yönetiliyor. Demokrasi daha beşiğinde dumura uğramış oluyor. Yerel yönetimlerde de aynı Ankara nezdinde yaşandığı gibi demokrasi dışı eğilimler güç kazanıyor. Yolsuzluk ve suistimaller, partizanlık dizboyu gidiyor... Toplum, seçtiği yerel yönetimle adeta bir sağırlar diyaloğu yaşıyor.
- Bunun Bandırma ile ilgisini kurar mısınız?
- Bandırma, bu gerçekliğin diğer yüzlerce kent gibi ayrılmaz bir parçası. Bugün Bandırma’da yaşadığımız sorunları ve sıkıntıları oluşturan gerçek işte bu gerçek. Onun içindir ki Bandırma, diğer yerleşim yerlerinin bir çoğu gibi ciddi sorunların pençesinde kıvranıyor. Açık ifade etmek gerekirse, zaman zaman Başkan Durgut Ergin’le ilgili eleştiri barajını aştığımız hissine kapılıyorum. Durgut Ergin, feriştah olsa bu gerçeklik ve yapı içersinde ne yapacak veya ne kadar yapabilecek?.. ergin’i ağır bir dille eleştiren siyasiler yarın yerel yönetime geldiklerinde kendileri neyi ne kadar yapacaklar?
Bandırma, yıllardır hala kentsel kimliğini ve tercihini yapamamış bir kent. Nesiniz? Balıkçı kasabasımısınız, ticaret merkezi mi, sanayi kenti misiniz? Ben aynı anda herşey olacağım dediğinizde hiçbir şey oluyorsunuz.
Bandırma’da bugün bir anlamda koca bir hiçbirşeydir.
İşin orjinal yanı geçmişde bir sahip kasabası da olsa bir şey olan Bandırma kentleşmeyle birlikte bunu da yitirdi. Bir kentin kendi coğrafyasında kendisini tanımlayamaması o kentin insanlarının da kimliksiz olmasını ya da hiçbir şey olmaması anlamına geliyor. Bandırma işte bu çelişkileri yaşıyor. Kendini tanımlayamıyor. Bunu yapamadığı veya yapabilecek bir yapıya sahip olmadığı içindir ki kentsel gelişiminde üç-beş sene sonrasını öngöremiyor. İdari ve yerel yöneticiler günü kurtarmanın hesabıyla günlük hedeflerle, hizmetlerle yetinmek ve bunu icraat diye millete sunup, aptalca böbürlenmekle yetiniyorlar.
- Sizin bazı yazılarınızda ön plana çıkan ‘Bandırmalılık bilinci’nden neyi kastediyorsunuz?
- Bunu yanlış yorumlayanlar ve feodal anlamda hemşehricilikle ilişkilendirenler oldu. Şimdi kentler canlı bir organizma gibidir. Nefes alır nefes verir, olaylar ve olgular karşısında tepki gösterir. Yani kentleri bir beton ve demir yığını olarak görmemek gerek. Bu organizmayı vücut bulduğu coğrafyadan kopartır ya da uzaklaştırır, yabancılaştırırsanız ortaya bir hilkat garibesi çıkar. aynı Bandırma’da yaşanmakta olduğu gibi. Bandırma’nın yerleşik nüfusu bu kentin tarihini bilmek ve koruyup, geleceğe taşımak zorunda. Bugün, Bandırma denizine, yeşiline, balığına, kuşuna, havasına, insanına yabancı bir kent haline gelmiş ise bunun nedenselliğini kim sorgulayacak? Tabii ki, Bandırma’nın ve bölgenin dününü bilenler. Dünün güzelliklerini korumak ve yaşatmak bizim boynumuzun borcu. O nedenle, Bandırma’da Bandırma ile ilgili şu veya bu kademede görev alan insanlar, politika yapanlar, kent plancıları, şusu busu hangi zeminin üzerinde çalışacak? Bu önemli...
Ayrıca, Türkiye’nin en büyük sorunlarından birisi göç. Bandırma’da bu göçten fazlasıyla nasibini alıyor. Bandırma’ya yerleşen insanlarımız kısa zamanda geldikleri yörenin örfünü, adetlerini geleneklerini doğal olarak Bandırma’daki yerleşik kültür ile harmanlayamıyorlar. Çünkü, Bandırma’da böylesi bir yapı yok. Dışardan gelen kültür, yerleşik kültüre baskın çıkıyor. ekonomiden siyasete sanattan kültüre bu herşeyimize yansıyor. Bandırma’nın dününü bilmeyenler, Bandırma’yı Bandırma yapan değerleri bilmeyenler kent yaşamında kısa zamanda etkin roller üstleniyorlar. Bu da doğal. Ancak gelenle yerleşik nüfus arasında gerekli uyumu kurabilmişseniz sorun yok. Bizde uyum yok ki...
Onun içindir ki, sahip olduğumuz değerleri ciddi hiçbir direngenlik göstermeden bir bir kolaylıkla yitiriyoruz. Yerleşik kent nüfusu, doğduğu büyüdüğü kente hızla yabancılaşıyor. Burada tutunabileceğimiz tek dal, Bandırmalılık bilincinin korunup,g eliştirilmesidir. Bu bilinç ve kültür göç ile gelen nüfusa, yeni yetişen kuşaklara bir şekilde taşınabilinir.
- Bandırma’yı bugünkü beton ve demir yığını haline göç edenler mi getirdi?
- Hayır, kesinlikle hayır. Bunun asıl sorumlusu yerleşik nüfus. Yerel yönetici ve idareciler, siyasiler, bürokratlar.. Bandırma’nın ruhunu çalan bunlardır. Tipik ve sempatik bir sahil kasabasından sanayileşme ve kentleşme sürecine geçen Bandırma’da zamanında bu kenti yönetenler öngörü sahibi olsaydılar, Bandırma bugünkü garip görünümüne mahkum olmazdı. Sanayileşme ve kentleşme olgusunu zamanında yaşamış bir çok yerleşim yerinde yöneticiler pekala bunu görebilmiş ve gerekli önlemleri alabilmişler. Bizimkiler oturdukları makamlarda gün doldurmuşlar... Siz atalarınızın atalarının yaşadığı coğrafyaya sahip çıkamıyorsanız, koruyamıyorsanız söylenmeye hakkınız olur mu? Örneğin, Bandırma’da işgal yıllarında Yunanlılar ile son çarpışmaların yaşandığı Ayyıldız Tepe’nin bugün bir yanı çöplük bir yanı sanayi atıkları ile çöle dönmüş eteğinde genelev. Bandırma’nın kurtuluş yıldönümlerinde Ayyıldız Tepe’ye çıkıp kutlama yapıp, şehitlerimizi yad ediyoruz. Sahip olduğumuz manzara ise ortada. Bu manzara ancak bu kenti yönetenlere yakışır halka değil. Çünkü halk karınca kararınca hep üzerine düşeni yapmış daha ne yapacak?
Kaçımız karşımızdaki zehir yüklü BAGFAŞ’ın atıklarından oluşmuş beyaz dağları görüp de isyan etmiyor? Bandırma’nın dününde böyle bir olay var mıydı da bugün bunu yaşayıp geleceğe üzerinde ot bitmez suni dağlar bırakma hakkına sahip olabiliyoruz? Keza, yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip Kuş Cenneti’nin bugün yaşadığı dram ortada.
- Bandırma’nın ve bölgenin en büyük sorunlarından birisi çevre herhalde...
- Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri çevre... Hatta dünyanın en büyük sorunları arasında...
Kısaca, insan, sadece doğal yaşama alanında yer alan bitki ve hayvan türlerine zarar verip yok etmiyor. Farkına vardığımız biçimiyle insan, kendi yaşam alanını da gittikçe daraltıp, yok ediyor. Bunun sonuçları insan soyunun geleceğini tehdit eder boyutlara ulaşıyor. Çernobil felaketi nasıl ki bir çok ülkenin doğrudan veya dolaylı radyasyondan etkilenmesini getirdiyse bir Kuş Cenneti’nin yok olması da dünyadaki yüzlerce kuş türünün beslenme ve üreme, konaklama alanlarından önemli bir ayağının yok olması anlamına geliyor. Su kaynaklarımız kirleniyor; meralar çölleşiyor, ormanlık alanlar yok oluyor... Böylesi bir gidişin adı felakettir. Acı olan ise bu felaketin mimarının yine insan olmasıdır. Bunu hiç kimse gelişmenin ve sanayileşmenin bedeli diye yutturamaz. Çünkü, sanayileşme ve kentleşme, gelişme insan için ise insanın yaşam alanının daraltılmasını kim kabul edebilir? Yok efendim, kurduğu fabrika şu kadar milyar dolar ekonomik gelir getiriyormuş, yok efendim şu kadar üretim yapıyormuş... Karını kazanıyor musun? Kazanıyorsan ve sana bu ülke veya bölge hayal bile edemeyeceğin yaşam standartları sunuyor ise çevreye de bir o kadar önem vereceksin.
- Aydınlarımıza ve sanatçılarımıza gerektiği gibi sahip çıkabildiğimize inanıyormusunuz?
- Her ne kadar hengün yazma ve toplumla düşüncelerimi, duygularımı paylaşma olanağına sahip de bulsam kamuoyuna bir çağrım var. “100 Milyon Dolarlık Bir İflasın Öyküsü İŞKUR” kitabım ile yazarlık yaşamımda önemli bir adım attığıma inanıyorum. Ancak, üzülerek ifade etmeliyim ki, kentimiz ve bölgemizde entellektüel birikime sahip bir çok insanımız bulunmasına ve bu insanlarımız kendi çabalarıyla bir şeyler yapabilme gayreti içindeler. Bu insanlarımıza sahip çıkılmaması beni üzüyor. Bu sahip çıkamama eksikliği zaman içersinde insanlarımızın, aydınlarımızın hırpalanmasını ve itilmişliğe, ezilmişliğe terk edilmelerini getiriyor. Sanatçılarına ve aydınlarına sahip çıkamayan bir memleketin, kentin, toplumun geleceğinin aydınlık olmasını kimse beklememeli. Çünkü, sanatçı ve aydınımıza karşı takındığımız tutumla karanlığı biz örmüşüz demektir. Oysa ki, aydınlığa ne kadar da hasretiz. Bir gülücüğe bir sevgi sözcüğüne ne kadar da hasretiz. Bandırma’nın fotograf sanatçıları, ressamları, yazarları, tiyatrocuları, karikatüristleri, şairleri, yazarlarnı var... Bunlar Bandırma’nın aydınlık yüzüdür. Bir erdoğan Bayraktar’ın ürettikleri müthiş... Kaçımız Bayraktar’ın romanlarını, öykülerini okuma olanağına sahip oldu? Kaçınız Bayraktar’ın romanlarını, öykülerini okuma olanağına sahip oldu? Kaçınız Bayraktar gibi usta bir kalemi tanıyor? Çetin Pekiner’in makalelerinden öte şiirlerini kaçımız biliyoruz? incila Çalışkan’ın son yıllarda birbiri ardına ortaya attığı kitapların eşsiz güzelliğini, hazzını kaçımız içimizde tüm sıcaklığıyla paylaşıyoruz? İrfan Astunç’un mizahi gücünün, Süleyman Takunyacıoğlu’nun şiirsel dünyasının kaçımız farkındayız? Servet Sıtkı Arat’ı, Erdal belenioğlu’nu, Mehmet çiçek’i kaçımız biliyoruz.? Mazhar Reşit ertüzün gibi büyük bir araştırmacıyı, kalemi, gönül ve dava adamını da unutmamak gerek. Bu isimler, Bandırma’nın onurudur ve Bandırma bu onura sahip çıkmalıdır. Bu insanları kaybettikten sonra arkalarından methiyeler düzmenin pek bir anlamı yok. Sanatçılarımıza ve aydınlarımıza yaşamlarında sahip çıkma becerisini gösterebilmeliyiz. İnanıyorum ki, bunu becerdiğimiz gün, bu insanlarımız üretkenlikte sınır tanımayacaklardır.
- Sayın Arıcan, öyle görünüyor ki, bu söyleşinin sonu yok. Sizinle söyleşi yapmanın zevkine de diyecek yok. Yeni kitap çalışmalarınızla yine birlikte olmak arzusuyla, size başarılar diliyoruz...
- Ben, teşekkür ediyorum...
Nesrin AYDOĞMUŞ |
|
|
|
| |
|
|
|
 |
Kitap Kurdu Necati Diyorki |
ARICAN "REALİTE, özgür kalemlerin adresi olacak" demiş. Sen özgürlüğü görürsün!?
|
|
|
|