|
|
6-11-2003 |
KONU: Basın özgürlüğü,ülke ve ulusun özgürlüğüdür.. |
Görüntülenme
197 |
Ülkemizde Star TV ile başlayan özel televizyon süreci bugün için sayı olarak kaça ulaştı bilmiyorum..
Ancak, görsel yayıncılığın belli grupların tekelinde olduğu bir gerçek..Bu tekelleşme,doğal olarak haber ve yorumlarla, yayın anlayışıyla ekranlara da yansıyor.
Aslında,öne çıkan kanal isimlerinin farklılığı..Hangi kanalı zaplarsanız zaplayın,genel olarak ,üç aşağı beş yukarı benzer programlara tanık oluyorsunuz..
NTV,görsel yayıncılıkta izleyiciyi farklı bir pencere açmak için kararlı bir şekilde haber ağırlıklı görsel yayıncılığını geliştirdi ve bunun izleyici nezdinde ilgi gördüğünün tesbit edilmesi ile birlikte CNN Türk devreye sokuldu.
Yani,bir anlamda izleyicinin kaçarı kuçarı yok..Basın ve yayın kuruluşlarındaki tekelleşmenin yansımalarından kaçan izleyici,bir başka kanalda tuzağa düşüyor..Televizyonuzun düğmesini kapatıp,gazete okurum demenizin de anlamı yok..Aynı tekelleşme ,yazılı basın da karşınıza dikiliyor.Radyonuzu açmanızın da anlamı yok..İşitsel yayıncılıkta da tekelleşme at başı gidiyor..
Bir ülkeyi ele geçirmek istiyorsanız, basın ve yayın organlarını ele geçireceksiniz..Dünyada artık eskisi gibi,emperyalizm topla tüfekle sınırlarınıza,zorunluluk hissetmediği sürece dayanmıyor..İçten içe sizi işbirlikçileri eliyle önce çözüyor sonra yiyip,tüketiyor..
Ülkemiz basın ve yayın dünyasındaki tekelleşmenin önüne geçmeye dönük herhangi bir yasal düzenleme yok.. Onun içindir ki, basın ve yayın organları, işporta malı gibi parayı basanın elinde kalıyor.. Olmadı, çalışanları ile birlikte el değiştiriyor. Kural yok..Denetim yok.. Kuralsızlık ve denetimsizlik, basın ve yayın organlarının toplumsal işlevi ve önemi ile birleşince,ortaya dehşet verici olaylar ve olgular çıkıyor.. Basın ve yayın kuruluşları, kara paranın aklandığı, mafyasal organizasyonların meşruluk zemini aradığı,ihale ve iş takipçiliği yapıldığı bir arenaya dönüşüyor.
Bakmayın siz,yerel de basın ve yayın organları arasındaki atışmalara,tartışmalara,karşılıklı suçlamalara,karalamalara...Şantaj haberciliğin de,para karşılığında haberciliğin de,ihale ve iş takipçiliğinin de velhasıl tü kaka denilen ne var ise hepsinin membağı adına “ulusal” denilen ama ulusal niteliğini çoktan kaybetmiş yaygın basında aranmalıdır..Bu basın ve yayın organları, “tepeleri”nde kotarılan anlayış ve tarz ile ulusal değil mütareke basınıdır..Kirlidir..Belalıdır ve soysuzdur..Ama en önemlisi işbirlikçidir..
Mütareke basını işbirlikçi ve soysuzdur..
Şöyle,oturduğunuz koltukta ardınıza yaslanıp,bir düşünün...Mondros antlaşmasının imzalandığı günler..Altı yüz küsur yıllık Osmanlı,İtilaf Devletleri tarafından diz çöktürülmüş..!Emperyalizm tarafından Osmanlı’ya diyet ödettirilecek..Mondros,bu diyetin yazılı belgesi..Daha antlaşmanın ne olup ne olmadığı anlaşılamadan,Anadolu işgal süreci ile tanışıyor..İlk ulusal kıpırdanışlar..Halk bitkin ve sefil..Sahipsiz..
15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanistan tarafından işgali..Karaya çıkan Yunan işgal birliklerini taşıyan ve koruyan Amerikalılar,İngilizler, Fransızlar..Düşmanın süngüsü altında bağrı delik deşik edilen,ırzına geçilen,yağmalanan ve yakılan Anadolu..
Ulusal kıpırdanışların örgütlülüğe ve eyleme dönüşmesi..Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı..
Şimdi durup,tüm bu olaylar ve olgular yaşanırken,İstanbul basınının yaşananlara tavrına,duruşuna bir bakın..!
Baştan aşağı işbirlikçiler..Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ilk nüveleri,örgütlenme çabaları İstanbul basını ve satılmış köşe yazarları tarafından el birliği ile “vatan haini”, “allahsızlar”, “din düşmanları”, “bolşevikler”, “eşkiyalar” olarak nitelendirilir..
Adeta,İstanbul basını,Anadolu’ya savaş ilan eder..!
Bunlarda ulus kavramı yoktur..Vatan yoktur..Onur ve şeref yoktur..
Anadolu, karşılaştığı bu tabloyu resmetmekte ve isimlendirmekte gecikmez.Mütareke basını,tanımlaması bu sürecin ürünüdür..
Öyle ki,Ankara’da oluşan Milli Meclis,ilk iş olarak mütareke basınının Anadolu’ya girişinin ve dağıtılmasının engellenmesine çalışır.Öte yandan ise, ulusal basının yaratılması işi bizzat Mustafa Kemal tarafından üstlenilir..
Simavi’nin kemikleri sızlıyor
Ulusal Kurtuluş Savaşımının ateşi içerisinden doğan ulusal basın,savaşın sonunda Cumhuriyet Devleti’ne ve değerlerine de sahip çıkar..
Bu basın anlayışı,ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenliğin perçinlenmesi yönünde misyon üstlenir..Cumhuriyet Devrimlerinin savunucusudur..
Yüzü,ülkeye ve ulusa dönüktür.Halkın haber alma ve bilgilenme hakkını uzlaşmasız olarak yerine getirmeyi görev kabul eder..Yurttaş bilincinin gelişmesinin ve halk gerçeğinin ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik ekseninde olgunlaşması için kalem oynatır.
İşte,Simavi’nin “kalemini kır ama satma” sözü bu sürecin ürünüdür..Ancak, özellikle 40’lı yılların son yıllarında başlayan ve ülkeyi olduğu gibi ülkenin basınını da yavaş yavaş içine alan işbirlikçilik eğilimi sonraki yıllarda hız kazanacak,ulusal basın ulusal niteliğini yitirmeye başlayacaktır.
Türkiye’de Cumhuriyet ve Cumhuriyet değerleri ile hesaplaşmanın içersine Cumhuriyet basını da,aydınları da girecektir.
Bu sürecin son noktası 12 Eylül gerici ve işbirlikçi askeri diktatörlüğüdür.
Hemen hemen Cumhuriyet tarihi ile özdeş basın ve yayın kurumları,basına yabancı finans sahiplerinin eline geçmeye başlayacak,bu durum,basın camiası içerisinde farklı anlayışların gelişmesine hizmet edecektir.
Öyle ki,Cumhuriyet ile özdeş bir tarihe sahip Cumhuriyet gazetesi bile kurda kuşa yem edilecek,sonuçta işbirlikçi sermayenin eline geçecektir.
Bu süreç,karikatürize edilirse,Simavi’nin “kalemini kır ama satma..” sözü, önce “ kalemini kır yenisini alırsın” a ve daha sonra da “kalemini kır sana yenisini alırlar”a dönüşmüştür..
Ya idari yapılar ve çalışanlar?
Basının içi boşaltıldı
Ülkemiz basın ve yayıncılık sektöründe yaşanan el değiştirmeler ve işbirlikçi sermayenin,mafyanın bir bir ulusal basın ve yayın organlarını ele geçirmesi süreci,sektörün idari yapısı ile çalışanlar konusunda da sarsıcı sonuçlar yaratmıştır.
Basın ve yayın kuruluşlarının Sorumlu Yazı İşleri Müdürleri, Genel Yayın Yönetmenleri ve diğer idari aparatta görev yapanlarda gazetecilik konusunda aranan yetkinlik,mesleki ve ahlaki nitelikler,ilgili basın ve yayın kuruluşunu elinde bulunduran sermaye grubunun çıkarlarına endekslenmiştir.Basın ve yayın kuruluşlarının idari aparatlarına biçilen yeni rol ile koşut olarak,bu kişilere ayrıcalıklı bir yaşam sunulmuştur.Binlerce dolar maaş,milyon dolarlara tekabül eden transfer ücretlerine,makam arabaları,özel korumalar,villalar eklenmiştir.
Basın ve yayın kuruluşlarında basın emekçisi olarak çalışanlara ise hiçbir sosyal güvencesi olmayan,örgütsüz bir yaşam sunulmuştur.Ülkemiz basın sektöründe yaşanan işsizliğin bu kadar boyutlu ve ürküntü verici olmasının ana nedeni,yaşanan tekelleşmedir.Değişen zihniyet ve kurumsal yapılanmadır.
Öyle ki,bugün yaygın basın organlarında köşe başlarını tutmuş olanlar,egemen olan işbirlikçi tekelci yapı nedeniyle ya ülke ile ya ulus ile ya da ülke ve ulusun çıkarlarını gözeten,koruyan kurumlarla,kişilerle DAVALIDIR..
Türkiye kuşatılmışlığı ve işgali yaşıyor
Bugün,ülkemiz basınında ulusal bağımsızlığı ve ulusal egemenliği savunan bir gazetecinin ve yazarın,işbirlikçi tekelci medya organlarından birinde çalışabilmesi mümkün değildir..
Abartıyor muyum?
Kesinlikle hayır..!
İsterseniz,Cumhuriyet ile başlayalım.Koca bir İlhan Selçuk’un Cumhuriyet’in geldiği nokta da,Turgay Ciner ile ilgili olumsuz tek satır yazabilmesi mümkün müdür?
Hayır..!
Ya da Doğan gurubunun sahibi olduğu Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde köşeleri tutmuş olanların Aydın Doğan ile ilgili olumsuz bir habere yer verebilmeleri mümkün müdür?
Hayır..!
Bunları bir kenara bırakın,bu meslekte ömür tüketmiş koca koca insanlar,sahip oldukları köşelerde kendilerinden geçmişçesine patronlarına sahip çıkıp,birbirlerine ağız dolusu küfür ediyorlar ise,ortada bize yazacak ne kalıyor..?
Örneğin, manşetlerinden demokrasi ve özgürlük sözcükleri inmeyen,köşelerinde sivil toplumun ve insiyatifin önemine dikkat çekenlere şunu sormak gerek:
- Türkiye Gazeteciler Sendikası’na üye misiniz?
- Hayır..?
- Neden..? Millete ballandıra ballandıra anlatıyorsun ya..?
- Patron izin vermiyor..!
Bunların kafataslarının içinde beyin değil,dolar var..Makam var..Patronlarının sunduğu ayrıcalıklar var..
Ama,bunlar boş durmazlar..DAVALI oldukları ülke ve millet ile hesaplaşmalarını cicili bicili kılabilmek ve uluslararası çıkar ve güç odaklarının kendilerine biçtikleri misyonu yerine getirebilmek için,belli kurumları ve sahip oldukları payeleri kullanarak,adım adım Anadolu’nun ve Anadolu basınının içini boşaltmaya,işbirlikçi taşeron yetiştirmeye çalışırlar..Bunun da karşılığını çok ama çok iyi alırlar..Birbirlerini caf caflı salonlarda ağırlayıp, ödüllendirip, kendileri gibi olmanın vazgeçilmezliğini, asgari ücretle geçinen yerel basının “sefil” emekçilerine bir şekilde yedirmeye çalışırlar..
Sonuç..?
Prototipler ortaya çıkmaya başlar..
Yerel ve bölgesel bazda, meslek ve ahlak ilkelerini bir yana atmış, “ağabeyleri” ya da “duayenleri” gibi olmanın doğruluğuna inanmış, şantajcılar, ihbarcılar, yalakalar, riyakarlar, soysuzlar ortaya çıkmaya başlar.
Bu nokta da kişilerin isminin ya da cisminin hükmü yoktur.. Esas olan, mütareke basınının zihniyetinin gölgesinin Anadolu’ya düşmesidir.. Bu gölge, düştüğü her yeri, her ilişkiyi çürütür..Zaman zaman biz de aynı yanlışa düşerek,bu zihniyetin kendisi ile mücadele etmekten öte bu zihniyetin kölesi olmuş ya da etkisi altına girmiş olanlarla polemiğe girdik..Bunun hiçbir anlamı ve mantığı yok..!Pisliğin merkezi İstanbul’da..!İstanbul’daki pisliğin merkezi ise dışarda..Bunun böyle olduğu AB Türkiye eski Temsilcisi Karen Fogg’un e-mailleri ile de ortaya çıkıp,belgelendi..
Zor sorumluluk..!
ULUSAL KANAL’IN BAŞINA GELENLER..!
Türkiye gerçeği,yüzünü bu ülkenin tarihine,kültürüne,insanına çevirmiş olanlar için gerçekten de müthiş bir mücadeleyi gerekli kılıyor..Büyük ve özverili kavgalar gerektiriyor..
Çünkü,işbirlikçi mütareke basını,egemen anlayış ve tarzı kendisi belirlediği için,farklı ses istemiyor..Saldırıyor..Karalıyor..Hedef yapıp,yok etmenin ya da ettirmenin uğraşını sergiliyor..Ankara’da da iktidar olmanın,belirleyici olmanın güvencesi içerisinde Anadolu’nun kuşatılmışlığının ve işgalinin önünde engel olarak gördüğü ne var ise,yıkıp geçmenin hesabını yapıyor..
Örneğin, ULUSAL KANAL..!
Kanal Tek TV’nin kablolu yayın hakkını satın alarak kablolu yayıncılığa geçen ULUSAL KANAL’ın bir gecede kablolu yayın hakkı gasp edildi..
Resmi yazışmalar,noter tasdikleri,akitler,RTÜK ile yazışmalar,mahkeme ve Bilirkişi kararları bir anda YOK sayıldı..
Neden ve niçin acaba?
Çünkü, ULUSAL KANAL, gerçekten de ulusal bir kanal olduğu ve ulusal bağımsızlık ile ulusal egemenliği savunduğu için..!
Çünkü,haber saatlerini bile magazinel haberlerle doldurup,milletin beynini piçleştirme misyonuna soyunmuşların tersine,ülke ve halkın gerçekleri milyonların önüne tüm çıplaklığı ile konduğu için..
Çünkü, işbirlikçi tekelci basının,yarattığı sanal dünya ve Türkiye tablosunu paramparça ettiği; dünya ve ülkede olanlar konusunda halkı objektif olarak bilgilendirmeye,aydınlatmaya çalıştığı için..
ULUSAL KANAL, “muzur” kabul edildi..Lanetlendi..
Muzurluğu, oyunu kurallarına göre oynamamasından geliyor..Yoksa, kadın etini tüm çıplaklığı ile gözümüze dayamasından değil..
Kim istemiş,Ulusal Kanal’ın susturulmasını?
ABD ve İsrail..? AB ülkeleri nicedir zaten istiyor..
Sonuçta,ULUSAL KANAL, ulusal yayın yapma hakkını yeniden kazandı..Şimdi,başka oyun sahneleniyor..İzleyici yanlış yönlendirilerek, “ULUSAL” ‘ın logosu çalınıp “ULUSAL L ” olarak korsan yayın yapılıyor/ yaptırtılıyor..!
ULUSAL KANAL’ın başına gelenleri okuyunca, EL CEZİRE televizyonu aklıma geldi..
ABD önce El Cezire’yi satın almak istiyor..Milyonlarca dolar ile El Cezire satın alınmak isteniyor..Olmuyor..Baskı uygulanıyor.. Olmuyor.. Yayını engellenmek isteniyor..Yine olmuyor..ABD’li teröristler El Cezire’yi bombalıyor..!
Tam PENTAGON çözümü..!Ama El Cezire hala yayında ve Arap dünyasının gözü,kulağı ve sesi olmaya devam ediyor..Arap dünyası,coğrafyası üzerine oynanan oyunları ve gerçekleri El Cezire sayesinde öğreniyor..O şaşalı PENTAGON finanslı televizyonlar iş yapamıyor..!
Basın özgürlüğü, ülkenin ve ulusun özgürlüğüdür..
Eğer,bir ülkede basın ve yayın organları,varoluş amaçları dışında farklı amaç ve çıkarlar için kullanılıyor ise,sorun sadece basın özgürlüğü sorunu değildir.Sorun,ülkenin ve halkın özgürlüğü sorunudur.
Çelişkiye bakın..Batı, yani emperyalizm bizden ne istiyor:
- Kürtçe yayın..
- Ama yetmez..
- Diğer azınlıklara da yayın özgürlüğü..
- Yetmez..
- Farklı din ve mezheplere de basın ve yayın özgürlüğü..
- Yetmez..
- Bu özgürlüğün sınırı falan yok..
Peki,Ulusal Kurtuluş Savaşımızı ve bu savaşın sonucunda doğmuş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni,O’nun ulusal ve halkçı, devrimci, devletçi, laik değerlerini savunacak bir basın ve yayın özgürlüğü..
- Asla..!
Ne yazık ki,Cumhuriyetin 80.yılını kutladığımız şu günlerde Türkiye bu noktaya geldi, getirildi..Bakmayın siz O mütareke basınının 29 Ekim’de Cumhuriyet ile ilgili şamatasına..Bunlar Ramazan ayında “hacı”,Cumhuriyet bayramında “kuvacı” olurlar...
|
|
|
| |
Köşe Yazıları |
|
|
 |
Kitap Kurdu Necati Diyorki |
ARICAN "REALİTE, özgür kalemlerin adresi olacak" demiş. Sen özgürlüğü görürsün!?
|
|
|
|