|
|
10-9-2003 |
KONU: Cumhuriyetin Adliyesi ve Cumhuriyetin Savcıları |
Görüntülenme
219 |
Türkiye’de insan hak ve özgürlüklerinin sınırlarının genişletilmesi; bu yönde evrensellik taşıyan hukuksal normların kolaylıkla hukuksal yaşama taşınabilmesi,Anayasal kurumlarla ve toplumla hızla içselleşebilmesi Cumhuriyet değerleri ve yönetiminin demokrasi ve özgürlüklere açıklığı ile doğrudan ilgilidir.
Yıllardır hukuka ve Adliyelerimize karşı geliştirilen bu politikanın nedenleri ve niçinleri sorgulanmalı...
Çünkü, hukuk ve Adliyeleri ile yabancılaşan bir toplum,demokratik ve özgürlükçü niteliğini yitirir.Adalet sözcüğü kudsiyetini tüketir. Bu, yasadışılıktan beslenenlerin, çakalların, mafya bozuntularının ama en önemlisi derdi Cumhuriyet değerleri ve yönetimi ile hesaplaşmak olanların işini kolaylaştırır. Türkiye, bu süreçleri de zaman zaman yoğun olarak yaşadı.
Mübadele yıllarında bu ülkeden ayrılmış Rum ve Ermeniler’in, ya da yüzyıllardır yaşadıkları topraklara ve insanlarına ihanet ederek savaş açmış olanların ulusal kurtuluş savaşı sonucunda kaçışlarından tam 80 yıl sonra bu ülkeye “inanç turizmi”, “etnik ve dinsel hoşgörü” adı altında dönerek,istavroz çıkartıp,gözyaşı dökmeleri ve toprağı öpmelerinin ne anlamı var?
Sonra toprak öpmek ne oluyor?
Buyrun, gidelim Yunanistan’a ve yüzlerce yıl Osmanlı egemenliğinde kaldınız,buraları da bizim toprağımız sayılır, diyerek, öpebiliyorsanız o toprağı öpün, görün neler oluyor?
Toprak,bir ülkenin namusudur... Onurudur.. Bayrağıdır...
Kimse ne kendi kendisini ne de bu milleti kandırmasın..!Kimsenin bu milletin namusu ve onuru ile oynamaya hakkı yok..!
Adli tatil bitti ve yeni Adli yıl törenlerle ama olaylı bir şekilde başladı.
AKP’nin iktidar olduğu günden bugüne, karar ve icraatlarında başını ağrıtan en önemli Anayasal ve demokratik kurumların başında yargı ve yargı denetimi geliyor.
Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay hatta Sayıştay ile AKP iktidarı arasındaki uçurum gün be gün büyüyor.
Meclis’de sayısal çoğunluğa sığınılarak çıkartılmış yasaların,Anayasa değişikliklerinin bir bir Anayasa Mahkemesi’nden dönmesi karşısında Başkan Erdoğan’ın ve AKP’li Bakanların,vekillerin kamuoyuna taşırdıkları tepkiler,Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyelerini hedef gösterme çabaları giz değil..!
Aynı şekilde “yoksul ve yoksun öğrencilere” sınavla özel okullarda eğitim imkanı sunulmasına dönük girişimlerin de Danıştay’dan dönmesi adeta Başbakan Erdoğan’ı isyan ettirmişti.
Acaba,neden ve ne için?
AKP iktidarının başını ağrıtan diğer bir makam ise Cumhurbaşkanlığı ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer...
DSP-MHP ve ANAP koalisyon hükümeti döneminde de iktidar ortaklığının tepkilerini üzerine toplayan Cumhurbaşkanı Sezer,hukuk ile iktidar keyfiyeti arasında sıkıştırılmaya çalışılmış,hukukçuluğu işbilmezliğine yorulmuş ve bunlarda sonuç vermeyince Sezer’in özel yaşamına fütursuzca girilerek,işbirlikçi tekelci medya kullanılarak hırpalanmaya çalışılmış idi.
Anımsayın..!
AB’nin Türkiye ile ilişkilerinden sorumlu temsilcisi Karen Fogg,deşifre edilen emaillerinde , “uyuyan güzeller”i (gerçekte bunlara uykuyu unutmuş köpek demek gerekiyor)aracılığıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanı’nı yola getirme, gözdağı verme çabalarından söz etmişti..
Neden ve ne için?
***
Türkiye’de Cumhuriyet değerleri ve rejimi ile sorunu olanların hukuk ve yargı ile de sorunlarının olması kaçınılmaz.
Bu bir...
İkincisi,Türkiye’de demokrasi ve özgürlükler ile ilgili sorunu olanların da hukuk ve yargı ile sorunlarının olması kaçınılmaz...
İlginç ve tartışılmaktan genel olarak imtina edilen bir alana girelim...
Hukukun evrenselliği ve yargının bağımsızlığı gerçekte göreceli kavramlardır.Onun için hiç kimsenin ülkenin kaderini doğrudan veya dolaylı ilgillendiren olay ve olgular karşısında, “bunun hakuksal yönüne”, “yargı kurumları neden bu olaya müdahale etmek ya da uyarmak ihtiyacı duydu” anlamında tepki göstermesinin anlamı ve hükmü yok...!
Çünkü, hukuk da,yargı kurumları ve ttemsilcileri de Cumhuriyet değerlerini ve rejimini korumak ve kollamak ile sorumludur.
Şeriat hükümleri ile yönetilen bir ülkede hukuk ve yargı,buna göre biçimlenir...
Faşist ya da teokratik bir anlayışla yönetilen ülkede de hukuk ve yargı buna göre biçimlenir.
Temel ve ortak kaygı,rejimin sahip olduğu değerler doğrultusunda gözetilmesi ve sistemin sorunsuz işleyişidir/ işletilmesidir.
Hukukun ve hukuksal normlarda evrenselleşme insanlık tarihi ve insan soyunun hak ve özgürlükleri için mücadelesi ile koşuttur.
Örneğin,işkencenin bir insanlık suçu olması insan hak ve özgürlükleri açısından evrensel bir normdur.
Ya da düşünce ve örgütlenme özgürlüğü yine insan hak ve özgürlükleri açısından evrensel ve tartışılmaz bir haktır.
Türkiye’de insan hak ve özgürlüklerinin sınırlarının genişletilmesi; bu yönde evrensellik taşıyan hukuksal normların kolaylıkla hukuksal yaşama taşınabilmesi,Anayasal kurumlarla ve toplumla hızla içselleşebilmesi Cumhuriyet değerleri ve yönetiminin demokrasi ve özgürlüklere açıklığı ile doğrudan ilgilidir.
Onun içindir ki,Cumhuriyet tarihimiz boyunca,demokrasinin kurum ve kurallarıyla egemen ve işler kılınması yönündeki her hukuksal düzenleme toplumsal yaşamımızda rahatlıkla yanıt bulabilmiştir.
Türkiye’de sıkıntı,çıkarları gereği demokrasi ve özgürlüklerin karşısında konumlanmış işbirlikçi sınıfların; uluslararası mafyasal organizasyonların, fedodal beyler ile acentacıların çabalarından kaynaklanmaktadır.
Türkiye’de sıkıntı,yine emperyalizmin ülkeye dönük politikalarından bağımsız düşünülemeyecek etnik ve mezhepsel ayrımcılığı körükleyen,Cumhuriyeti değer ve ilkeleri,kurumları ile içine sindirememiş siyasal akımlardan kaynaklanmaktadır.
Bu nokta da,Cumhuriyet yönetimi, kuruluşundan bugüne adım adım değer yitimine ve kuşatılmışlığa uğramış da olsa,Mustafa Kemal’in Cumhuriyet Adliyesi ve Cumhuriyet Savcılarına yönelik sözleri güncelliğinden, derin ve zengin içeriğinden hiçbir şey yitirmemiştir.
***
Mustafa Kemal,şöyle diyor:
“Her uygar ve çağdaş devlette olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti Adliyesi’nde de, Cumhuriyet Savcılarını yüksek ve son derece önemli bir görev ve makamın temsilcileri olmak üzere tanırım. Devrim savcılarının, kendilerine verilen bu büyük görevin önemine uygun olarak gayretli ve çalışkan olmaları konusunu, adliyemizin başarı ve üstünlüğünün en önemli etkenlerinden sayarım. Laik Türk Devrimi, çağımızın uluslara yaşama ve yükselme yeteneği veren en son ve en uygar ilkelerin bir ifadesi ve Türk Ulusu’nun büyük fedakarlıklarıyla sürdürülen ve kazanılan büyük mücadelenin eseridir. Devrimlerin gerçekleşmesi, kararları ve kanunlarıyla,ulusal irade ve ulusal egemenliğin bir görünümü; bütünü itibarıyla da Türk Ulusu’nun bütün haklarıdır. Devrimlerin her biri,ulusun emeği ve hakkı ile gerçekleşmiştir.
“Cumhuriyet Savcılarımızın, devrim gerekleri etrafında, en kıskanç ve uzakları gören hassas nöbetçiler olmalarını,asıl görevlerinden sayarım...Yüksek amaca yönelik herhangi bir suikast failinin durmaksızın kovuşturulması ve kovuşturmanın, ulusun bütün hakları tatmin ve tazmin edilinceye kadar, Hakim önünde de kaygı ve ısrarla sürdürülmesini ve sonuçlanddırılmasını isterim... Yakın tarihimizde ve eski zamanlarda, dinlerin; zorba hükümdarların ,rahipler ve çıkar sağlıyanların elinde bir baskı aracı olması gibi, çağımızda kesinlikle izin verilemez ve hoş görülemez.
“Devrime karşı koyan muhalefetin özgürlükten ve yasadan yararlanmaya hakkı yoktur. Bireyin değil, bireylerin tamamını ifade eden toplumun ve devletin yararı, her düşünce ve kaygıdan önce gelmelidir. Sınırsız bireysel özgürlük ve kişisel çıkar peşinde olanlar, kendi emellerini, çıkarlarını ulusun yüksek çıkarları ve özgürlüğünden üstün tutanlardır. Sınırsız kişisel özgürlükler, kişisel çıkarlar, uygar ve düzenli toplumları, devletlerini yıkarak anarşiyi ve çoğunlukla da zorbalığı yaratır..”
***
Türkiye’de, ne yazık ki,genel olarak, Mustafa Kemal’in Savcıları, Cumhuriyetin Savcıları varlıkları ve misyonları ile bağdaşmayan ve hiç haketmedikleri bir yaşamın içerisine itilmiş; Cumhuriyetin kendisi gibi Cumhuriyet düşmanları tarafından mağdur edilmişlerdir.
Öyle ki, işbirlikçi siyasi iktidarların vesayeti altında, Cumhuriyet değer ve ilkelerine, Devletine sahip çıkmak için sorumluluklarının gereğini yerine getirmeye çalışan Cumhuriyet Savcıları, Mustafa Kemal Türkiyesi’nde hedef olmaktan, hırpalanmaktan hatta öldürülmekten kurtulamamışlardır.
Hukukun üstünlüğünün güvence altına alındığı ve egemen kılındığı bir ülkede,Adliye,yurttaşlar için korkulacak bir makam ve kurum değildir.
Toplum yaşamı içerisinde adaleti arayanların korkarak, çekinerek girdikleri bir kurum haline getirilen Adliyelerimizde, yurttaş ile adaleti temsil eden Savcı ve Hakimlerimiz arasında yaşanan yabancılaşma ürküntü vericidir.
Yıllardır hukuka ve Adliyelerimize karşı geliştirilen bu politikanın nedenleri ve niçinleri sorgulanmalı...
Çünkü, hukuk ve Adliyeleri ile yabancılaşan bir toplum,demokratik ve özgürlükçü niteliğini yitirir.Adalet sözcüğü kudsiyetini tüketir. Bu, yasadışılıktan beslenenlerin, çakalların, mafya bozuntularının ama en önemlisi derdi Cumhuriyet değerleri ve yönetimi ile hesaplaşmak olanların işini kolaylaştırır. Türkiye, bu süreçleri de zaman zaman yoğun olarak yaşadı.
***
Bandırma Adliyesi’nde Cumhuriyet Savcıları’nın makamlarının bulunduğu koridorda gördüğüm,Adalet eski Bakanlarından Mahmut Esat Bozkurt’un Anadolu gerçeğini çok güzel ortaya koyan sözlerini anımsıyorum...
“Cumhuriyet Savcıları,
Meriç kıyılarında çalışan Türk köylüsünün kaybolan sapanlarından tutunuz da, bu yurtta yaşayanların uğrayacakları en ufak bir haksızlıktan, hatta Bingöl dağlarının ıssız kuytularında nafakalarını bekleyen öksüzlerin gözyaşlarından siz sorumlusunuz!”
Evet, siz sorumlusunuz..!
***
Adli Yıl açılış töreninde Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya’nın yaptığı konuşmada, “sınırsız din ve vicdan özgürlüğü isteyenlerle,islami devlet kurma heveslileri,aynı amaçla birleşiyor”sözleri ülkenin yaşadığı gerçeği özetliyor.
Bu süreç ve ittifak,türban sorunu diye ortaya suni bir sorunun atılması ve ülke gündemine taşınmasıyla başladı.
Siyasal islamın Cumhuriyet Devleti ve değerleri ile hesaplaşma unsuru olan türban,bu kesimler tarafından “din ve vicdan özgürlüğü”ne indirgendi.
Siyasal islam,kendi toplumsal meşruiyet sınırlarını da “din ve vicdan özgürlüğü”adına genişletmeye çalıştı.
Ne yazık ki,liboşlar, 2.Cumhuriyetçiler, yeni solcular ve milliyetçi kesimin önemli bir bölümü de buna alet oldu..
Özkaya’nın konuşmasına tepki gösteren Başbakan Erdoğan’ın, “Böyle bir derdin içersinde olan kimse yok onun için de bunu pişirip pişirip ülkenin gündemine taşımanın da gereği yok”sözleri kaygı verici...
Hatta Özkaya’nın konuşmasından öteye bir adım atmak gerek...
Siyasal islamcılar,Cumhuriyet ile hesaplaşmak amacıyla toplumsal meşruluk sınırlarını “din ve vicdan özgürlüğü” adı altında geliştirirken,kendi varlıklarından ve amaçlarından daha tehlikeli bir sürecin kapısını aralıyorlar.
Cumhuriyet Devleti ve kurumları ile doğrudan hesaplaşma içersine giremeyenler bu hesaplaşmayı Batı’nın misyonerleri ile ittifak içersine girerek, “din ve vicdan özgürlüğü”, “dinler arası hoşgörü” adı altında maskeleyerek, Türkiye’yi misyonerlik faaliyetlerine fütursuzca açıyorlar.
Fener Rum Ortadosk Patrikhanesi’nin yapılan yasal düzenlemelerle mülkiyet hakkı dahil bir çok hakka kolaylıkla ulaşması ve faaliyetlerini destursuz olarak ülkenin her yanına taşıması bu ittifakın ve işbirlikçiliğin somut ürünü.
Bu ülkede ulusal kurtuluş savaşı yaşanmamışçasına,Osmanlı hayranlığı ile Cumhuriyet Devleti ve değerleri ile hesaplaşmaya girenler,Mondros koşullarında caminin yanındaki kilisenin üstlendiği misyonu gözardı ettikleri nokta da,hiçbir şey anlatamazsınız..!
Yoksa,bu ülkenin ve insanlarının ne hıristiyanlıkla,ne kilise ile bir derdi var..!
Mübadele yıllarında bu ülkeden ayrılmış Rum ve Ermeniler’in, ya da yüzyıllardır yaşadıkları topraklara ve insanlarına ihanet ederek savaş açmış olanların ulusal kurtuluş savaşı sonucunda kaçışlarından tam 80 yıl sonra bu ülkeye “inanç turizmi”, “etnik ve dinsel hoşgörü” adı altında dönerek,istavroz çıkartıp,gözyaşı dökmeleri ve toprağı öpmelerinin ne anlamı var?
Sonra toprak öpmek ne oluyor?
Buyrun, gidelim Yunanistan’a ve yüzlerce yıl Osmanlı egemenliğinde kaldınız,buraları da bizim toprağımız sayılır, diyerek, öpebiliyorsanız o toprağı öpün, görün neler oluyor?
Toprak,bir ülkenin namusudur... Onurudur.. Bayrağıdır...
Kimse ne kendi kendisini ne de bu milleti kandırmasın..!Kimsenin bu milletin namusu ve onuru ile oynamaya hakkı yok..!
***
Tüm bu nedenlerle Yargıtay Başkanı Özkaya, sonuca işaret etmiş.Bu sonucun iç erdiği tehlikeli gelişmeleri “es” geçmiş..
Türkiye’de şeriat özlemcileri bulunduğu muhakkak..Ancak,bunların siyasal iktidarı ele geçirebilmeleri mümkün değil..O nedenle,şeriatçılar iktidar için birincil derecede tehdit unsuru değildir.
Asıl tehlike,siyasal islamın,bu toplumda varlık koşulu ve meşruiyet ararken, Batı’ya, emperyalizme sığınıp,işbirlikçi bir kimlikle emperyalizmin çok yönlü politikalarına payanda olmasıdır.
Özkaya,bu gerçeği atlamış...Ya da görmezden gelmiş..!
Engin ARICAN
|
|
|
| |
Köşe Yazıları |
|
|
 |
Kitap Kurdu Necati Diyorki |
ARICAN "REALİTE, özgür kalemlerin adresi olacak" demiş. Sen özgürlüğü görürsün!?
|
|
|
|