06 Eylül 2010
   
    Köşeler Sayfası

24-7-2003 KONU: ABD,“mütareke basını” ve “Yeniden Kuvayı Milliye Hareketi” Görüntülenme
291
ABD’nin Irak’a yönelik işgali sonrası GALLUP’un yaptığı kamuoyu araştırmasına göre,Türk halkının ABD hakkındaki düşünceleri olumsuz etkilenmiş..!
GALLUP,bu anketi 45 ülkede gerçekleştirmiş.Sonuçlar,anket yapılan ülkenin emperyalizmle ilişki örgüsünü ve halkının ne ölçüde emperyalist propagandadan ve kültürden ya da “beyin yıkama”dan etkilendiğini ortaya koyması açısından da çarpıcı...
Örneğin,İsrail,%87 ile;Kosova %80 ile,ABD %68 ile Amerikan yönetiminin Irak’ı işgalini meşru görüyor...
Ya Türkiye..?
Türk halkının ancak %23’ü işgali meşru ve haklı görüyor...!
Keza,Türk halkının %75’i ABD’nin dış politikasında “güç kullanmayı” öne çıkarttığını ve bu politikanın Türkiye’yi olumsuz etkilediğini düşünüyor.
Türk halkının %65’i,ABD’nin Irak’ı işgalinin Ortadoğu’ya huzur ve istikrar getirdiğine de inanmıyor.%76’sı ise ABD işgalinin terör tehdidini arttırdığını düşünüyor.
Burada duralım ve geçmişe yönelik olarak biraz Türk-Amerikan ilişkilerini sorgulayalım...
Son 50 yıldır ABD’nin Türkiye’nin “staratejik dostu” olduğu yönünde biçimlendirilmiş devlet politikası tam bir uydurmacadır...
Kurtuluş Savaşı yıllarında Amerikan mandacılığına karşı Mustafa Kemal’in söylemi bugünlerimize ışık tutacak içeriktedir...
Şöyle diyor:
“Amerikan mandası diye çırpınanlar, bu millete ve bize inanmayanlardır. Bizim hayal ve macera peşinde koştuğumuzu sananlardır. Eğer bunlar, Anadolu’nun ve Türk milletinin gerçek duygularını bilseler, bizim çalışmalarımızın amacını keavrayabilseler, Erzurum Kongresi kararlarının nasıl bir milli bilinç ürünü olduğunu anlayabilseler, bu yanlış fikirlerinden dolayı utanç duyarlar. Bunlar, umutsuzluk ve bozgunluk içinde, gerçeklerden uzak kalarak yaşayan ve ne yapacaklarını, ne yapılmakta olduğunu bilmeyen insanlardır...”
Öyle ki,kurtuluş yıllarında gelişen Amerikan mandacılığı savunumu millici aydınlar içersinde gelişmesi ile dikkat çeker.İngiliz mandacılığını savunanlar genel olarak İstanbul Hükümeti ve Hürriyet ve İtilaf Partisi yandaşlarıdır...
Amerikancılar ise millici hareketin içerisinde yer almış isimlerdir. Örneğin,1918 yılı sonunda kurulan “Türk Wilson’cular Birliği” adındaki derneğin kurucu ve üyeleri olan, Halide Edip, Yunus Nadi, Ahmet Emin,Dr.Celal Muhtar, eski bakan Velid Ebuziya,Ali Kemal, Celal Nuri, Necmettin Sadık, Mahmut Sadık, M.Cemal gibi çoğunluğu gazetecilerden oluşan grup, Başkan Wilson’a manda için başvurur...
İnönü de bir dönem Amerikan mandacısı olarak karşımıza çıkar ve şöyle der: “Bütün memleketi parçalamadan bir Amerikan denetimine bırakmak, yaşayabilmek için tek uygun çare gibidir. Fakat bugün bu düşüncenin değeri, onun açıklamasıdır..”
“Mütareke Basını”, ABD Başkanı Wilson’a methiyeler düzenleyerek, ABD emperyalizminin Türkiye’ye dönük emellerini ısrarla görmezden geldikleri gibi kamuoyundan da büyük bir çaba ile gizlemenin uğraşını sergiledi.
Örneğin 6 Mayıs 1919 da Wilson,Türklerle ilgili düşüncelerini gayet açık bir şekilde şöyle dile getiriyordu:
“ Amerika’da Türk düşmanlığı inanılmayacak ölçüdedir. Amerika kamuoyunun onaylayacağı, Ermenilerin ya de herhangi bir milletin Türklere karşı korunmasıdır...”
Aynı Wilson,Damat Ferit Hükümetini, “ Ermenilere bir şey olursa yok olursunuz”diye tehdit ederken,Ermenileri korumak için Doğuya Amerikan askeri gönderilmesi için Senato’dan yetki istiyordu...
ABD yönetiminin Türklere bakış açısını ise Amiral Bristol şu sözleri ile özetler:
“Türkler...Hem kendilerini,hem de başkalarını yönetmede yeteneksizdirler. Türk yönetiminin herhangi bir yerde kurulması bir cinayet olacaktır.ABD böyle bir eyleme katılırsa, aynı işe karışan devletler kadar cinayete ortak olacaktır..”
İlginçtir...Aynı Bristol,bu ülkede “Türk dostu” ilan edilerek,1927 yılına kadar bu ülkede kalacak ve Türk-Amerikan dostluk derneklerinin başkanlığını yapacaktır...
ABD bu yıllarda misyonerlik faaliyetlirinin de içerisindedir.ABD’li Profesör Earle, “Asya Türkiye’si... misyonerlerin kaynaştığı bir kovan gibiydi.Protestanlar, müslümanları hıristiyan yapmaya çalışıyorlar, katolikler,ortadoksları Vatikan’a bağlamaya uğraşıyorlar, ortadokslar Rumları kilisellerinde kalmaya zorluyorlar.
“ Gerek kendilerinin,gerek temsil ettiklerini ileri sürdükleri azınlık gruplarının korunması için diplomatik himayeler arayıp milletlerarası olaylara sebep oluyorlardı. Bu misyonerler ve din adamları, dünyanın hiçbir ülkesinde Türkiye’deki kadar emperyalizme hizmet etmemişlerdir...”
Prof.Earle’nın somut ve açıklıkla yıllar önce ortaya koyduğu bu düşünceler, Türkiye- Amerikan ilişkilerinin de perde arkasını gün yüzüne taşır.
Ancak,ABD yönetiminde üst düzeyde gelişmiş Türkiye’ye ilişkin bu duygu ve düşünceler,Soğuk Savaş döneminde “mütareke basını” ve işbirlikçi iktidar ve siyasetçiler aracılığıyla kamuoyundan ve halkından gizlendi.
Anti-komünizm hüyelası şişirilerek ABD sosyalist ülkelere karşı vazgeçilmez dost ve müttefik olarak kamuoyuna pompalandı.Oysa ki,aynı ABD Soğuk Savaş’ın ABD ve SSCB,NATO-Varşova Paktları arasında “DETANT” ile yumuşamaya girdiği dönemde Türkiye’nin haklı olarak Kıbrıs’a askeri müdahalede bulunması üzerine VETO uygulamış ve Türkiye’nin Kıbrıs’tan çekilmesini istemişti..!
Haşhaş konusunda da ABD’nin Türkiye’ye yönelik dayatmacı politikası unutulmamalı..
Sonuç olarak,Türkiye ABD ilişkileri geçmişden bugüne bir bütün olarak ve çok yönlü ele alındığında ortada zaten Türk halkının ABD’ne sempati ile bakması için fazla bir neden yok..!Bunun nedenini ise kimse Türkiye ve Türk halkında aramamalı...Bunun nedenini ABD kendisinde ve politikalarında aramalı...
***
Türkiye ve Türk halkı,Ortadoğu’da hiçbir ülke ve halk ile birbirine karıştırılmamalı..Yıllardır unutturulmaya çalışılsa da,aşağılana aşağılana ulusal özgüveni,bilinci,kültürü velhasıl hemen herşeyi belli ölçülerde değer yitimine uğrasa da,kimse şunu unutmamalı: Bu halk,20.yüzyılın başında yaşadığı tüm felaketlere,yoksunluk ve yoksulluğa,ihanetlere rağmen döneminin en büyük askeri gücünü elinde bulunduran başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere Fransa,İtalya ve bu ülkelerin uşağı durumundaki Yunanlılara karşı dünyanın parmak ısırdığı bir ulusal kurtuluş mücadelesi verdi ve OLANAKSIZI BAŞARARAK, DÜŞMANINI DEĞİL DÜŞMANLARINI YENDİ...!
Bu ülkenin ve halkın dokusundan, belleğinden, ruhundan bunu söküp atamazsınız...!
Onun içindir ki,siyasi ve ekonomik, toplumsal ve kültürel yozlaşmaya karşı Türkiye’de “Yeniden Kuvayı Milliye” fikri ön plana çıkıyor...
Balıkesir’in ulusal kurtuluş mücadelemizde özel bir yeri vardır. Balıkesir,tarihsel onurunu geleceğe köprü kurarak yeniden taşımanın arayışını sergiliyor.
Balıkesir’de,MHP,İP,BBP,Kamu Sen’e bağlı sendikalar,Türk İş’e bağlı sendikalar biraraya gelerek “Yeniden Kuvayı Milliye Hareketi” ismiyle bir platform kurmuşlar...
Atatürk’ün partisi politik olarak vardığı nokta itibarıyla CHP, bu yapıda yer almıyor..!
Bu süreçte iki partiye büyük sorumluluk düşüyor: Biri MHP ötekisi ise İşçi Partisi...Ben,her iki partinin de ileriye dönük geliştirecekleri politikaların Türkiye’nin geleceğini doğrudan veya dolaylı etkileyeceği düşüncesindeyim. Hatta bir adım daha ileri atarak,her iki partinin ideolojik reorganizasyonunun beraberinde getireceği siyaset anlayışının ülkemiz siyasetini tepeden tırnağa dolaylı veya dolaysız etkileyeceği inancındayım.
Bugün için bekleyip görmek değil,bu süreci olumlu yönde etkilemek hatta beslemek gerekiyor...
Neden ve niçin?
Türkiye’de siyasal duruş sahibi olmak,dünya ve ülkemiz ile ilgili görüş sahibi olmak ile ilgili.Duruş bunun sonucu...Türkiye’de “duruş”un anlamsızlığından hareketle son yirmi yıldır siyaset piçleştirildi.Siyasetin,siyasi yapıların piçleştirilmesi doğal ve doğrudan siyasi kadroları,yapıları ve belli bir görüşün insanlarını etkiledi.
Dünyanın hiçbir yerinde bir siyasal parti kendisini “ liberal muhafazakar demokrat vs..”olarak ifade etmez.Böylesi bir saçmalık yoktur ve siyaset biliminin doğasına terstir.Siyasetin ve ideolojilerin bittiğini iddia etmek de aynı zamanda siyasetin ve ideolojinin ta kendisidir.
Bu siyasal ve ideolojik bombardıman bilinçli yapıldı...Bu ülkeye ve halka ait tüm değerler anlamsızlaştırılıp, piçleştirildi.Ve yerine “globalizm”, “yeni dünya düzeni” adı altında emperyalizin değerleri ikame edildi.Türkiye, hızla kendi tarihine,kültürüne,halkına yabancılaşan ve elindeki avucundakini kaybeden bir ülke konumuna itildi.
Siyaset,bir coğrafya üzerinde yapılır. İktidar kavgası bir toprak parçası üzerinde ve bir bayrak altında yapılır.Bunlar anlamsızlaştırıldı. Ülkenin ve toplumun çok yönlü ve hiç de gizli olmayan şekilde içi boşaltıldı.
Özelleştirme adı altında Devletin ekonomideki varlığını küçültmeye, daraltmaya soyunanlar örnek gösterdikleri gelişmiş ülkelerde devletin ekonomideki varlığını ve ağırlığını sinsice gizlediler...Bugün Avrupa’da devletin ekonomideki varlığı en daraltılmış ülkesi Türkiye’dir ve bu oran %23’lere tekabül etmektedir.
Onun içindir ki,emperyalizmi bu ülkenin gündemine baş düşman olarak koymayan;ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenliği vazgeçilmez olarak görmeyenlerle işbirlikçiliği siyasal varlıkları için vazgeçilmez görenler arasındaki ayrım Türkiye’de gün geçtikçe derinden derine gelişmekte...
Bu gerçektir ki,MHP’nin yıllarca siyasal anlamda varlık nedeni olmuş,anti-komünist mücadelede “dost” ve “müttefik” ülkeler sıralamasında baş köşeye oturan NATO ve ABD’nin “yandaşı” olma esprisinden hızla uzaklaşmasını zorunlu kılıyor...MHP içerisinde geçmişin mafyasal ortamına ve rant hesaplaşmalarına dönmek isteyen ve Bahçeli döneminde partiden uzaklaştırılmış çete bozuntularının parti içi iktidar arayışları ile MHP’yi önümüzdeki dönemde ülke ve toplumun ihtiyaçlarına göre yeniden donatma çabası içersinde olanların mücadelesi ayrı değerlendirilmeli ve bu önemsenmeli.
Aynı şekilde emperyalizme karşı “kardeş” olarak gördükleri başta SSCB olmak üzere şu veya bu sosyalist ülkenin “yüceltilmesi” ile hızla ulusal olmaktan çıkmış ve kendi ülkesine,halkına yabancılaşmış sol’un ülke ve halk gerçeğine dönmesi gerekmekte...İP, bu yönde ciddi ve önemli adımlar atıyor...Sadece İP değil,Türkiye Solu’nda bu eğilim gelişip güçleniyor.
***
Türkiye’de bir dönem kapanıyor.Geçmişin “ayrılar ayrı yerde aynılar aynı yerde” anlayışı yerine siyaset demokratik bir anlayışla ülke ve halk sorunlarını merkezine koyarak biçimlenmeye başlıyor.Bu,hızlı gelişen bir süreç değil...Bu süreci belirleyen temel faktör ise,emperyalizm ve işbirlikçileri tarafından ülkenin ve halkın içine itildiği felakettir.Felakettir..!Çünkü,bu sürecin sonucunda ulus devlet, Irak’ta olduğu gibi bölünüp parçalanma riskini taşıyor... İnsanımız,aydını ve bilim insanlarıyla, sanatçıları ve yazarları ile siyasi kadroları ve toplumun diğer tüm kesimleri ile bu riski görüp,altındaki zeminin yani toprağın kaydığını hissedip karşı durabilmeli...
Geçmişin siyasal ve ideolojik takıntılarını bu gerçeklik silip süpürüyor.Kaygılarımız ve yaşadıklarımız hepimizi bir noktaya hızla sürüklüyor.
Bu ülkede, 12 Eylül öncesi ve sonrası oynanan kanlı oyunun faturası solcusuna da ülkücüsüne de çıkartıldı. Ülkücüsü de devrimcisi de oynanan oyunun büyük ölçüde figüranı oldu. Günler değil aylar süren işkencelerle kırılıp,göstermelik mahkemelerde olmadık suçlamalarla yargılandı,mahkum edildi...Sadece bu süreçte fişlenmiş insan sayısının yaklaşık 2 milyon olduğuna dikkat çekiliyor... Yani bir anlamda ülkenin düşünen,tercihlerde bulunan ve tercihleri yönünde mücadele eden en enerjik ve en uyanık kesimi tezgahlardan geçirildi...Budandı...Kırıldı... Topluma korku egemen oldu...Korkunun yerini depolitizasyon aldı...
Türkiye şimdi bu enerjik,bilgi yüklü 78 kuşağını mumla arıyor...Aynı 68 kuşağı gibi..!

 
Köşe Yazıları
 
Kitap Kurdu Necati Diyorki
ARICAN "REALİTE, özgür kalemlerin adresi olacak" demiş.
Sen özgürlüğü görürsün!?