|
|
7-5-2003 |
KONU: Çünkü, Türkiye ÜRETMİYOR...! |
Görüntülenme
255 |
Yıldız Teknik Üniversitesi’nde sol görüşlü öğrenciler arasında yaşanan kavganın görüntüleri ni herkes TV başında nefeslerini tutarak izledi..Ertesi gün (dün) gazetelerde kavganın objektiflere takılmış görüntüleri müthiş!..
l Kafa patlatma-nın inceliği..!
Kavga neden çıkmış?
1 Mayıs öncesi, Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu (ADKF) üyesi öğrenciler, diğer sol görüşlü öğrencilerin afişlerini yırtmışlar...
Vay anasını..!
Olay büyümüş ve afiş gerginliği İstanbul Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’ne sıçramakla kalmamış, kavgaya dönüşmüş... Bitmedi... Oradan da diğer üniversitelere gerginlik yayılmış... Derken, diğer sol gruplar birleşip,Yıldız’da ADKF üyesi öğrencilerden hesap sorulacağını cümle aleme duyurup, bildiğimiz görüntülerin nedeni olan kavgaya sebep olmuşlar... Okulda başlayan kavga, Barboros Bulvarı’na taşınmış ve emniyet güçleri olaya müdahale edinceye kadar, ortalık kan gölüne dönmüş...
Olayın nedeni önemli..AFİŞ..!
Özeti; “Sen benim afişimi yırtarsan ya da afişimin üstüne afiş yapıştırırsan, ben de senin kafanı bir güzel patlatırım..!”
Ne ile..?
Tekme, yumruk, taş, sopa, demir çubuk, döner bıçağı ve satır ile...
Adına kafa patlatılan sınıf:işçi sınıfı..!
TV’de kavgayı seyrederken,gençlerin enerjilerine hayran kalıyorum. Ortada korkunç, müthiş bir enerji yoğunluğu var... Birbirlerinin üzerine atılmaları, slogan atmaları, karşılıklı hamleler, taşları savurmaları, karşılıklı sopa indirmeler... Yüz ifadeleri ve beden dili, o anki psikolojileri yanı sıra bedenlerindeki adrenalinin korkusuzca dışa vurumunu ekrana yansıtıyor. Belki okul, belki sıra arkadaşları... Yerde acı ve kanlar içersinde savunmasız sürüklenen bedene inen tekmeler...
Ne için?
Afiş davası...Ne afişi? 1 Mayıs..! Adına kavga edip,birbirlerinin kanlarını döktükleri işçi sınıfı, bu meydan savaşını izlerken, gençlerin kendileri için vuruşmasından acaba mutluluk mu duyuyor?
HAYIR..!
Hele hele işçi sınıfımızın kendi sınıfsal sorunlarınından öte Kınalı Kar’da Ali öğretmenin Nazar kıza kavuşamaması ile BBG evine saplanıp, sıfırlı numaralar şahsında kendisini aradığı düşünülür ise, gençlerin işi zor..!Ayrıca, birbirlerinin kafasını kırarak işçi sınıfının bilinçsel aydınlığa ve gerçeğe kavuştuğu da dünyada görülmedi...Sınıf bilinçli işçiye kalsa,kendi adına eğitim kurumlarında ve sokaklarda kan dökenlerin kafasını kırar...
l Provakatörler ülkesi: Türkiye!
Türkiye,provakatörlerle kanlı provakasyonların her zaman sahne bulduğu bir ülke konumundan ne yazık ki kurtulamadı...
Bu, bugünün değil, dünden bugüne taşınmış bir sorun... Tekil cinayetlerden katliamlara uzanan provakasyonlar, ülkemiz siyasal ve sosyal yaşamını hep tehdit etti..Aynı kulvarda örgütlenmiş ve hatta aynı düşünce doğrultusunda hareket eden insanlar bile birbirine kırdırıldı.Ya da karşıt siyasal görüşler arasında gerginlik tırmandırılarak, sıcak çatışmalar kışkırtıldı.Toplumsal kutuplaşmanın anarşiye ve kör bir döğüşe yol açması bilinçli ve sistemli bir şekilde gerçekleştirildi.
Örneğin, birisinin komünist ya da devrimci düşüncelere sahip olması toplumsal planda ya da bire bir insan ilişkilerinde gerilim ve çatışma noktası mıdır?
Ya da, birisinin ülkücü veya islamcı olması farklı düşüncelere sahip bireyler için bir gerilim veya çatışma noktası mıdır?
Fikirsel bazda evet, ama, bu karşıtlık karşınızdaki bireyin fiziki olarak zarar görmesi ya da yok edilmesini içeriyor ise burada durmak ve şu soruyu sormak gerek.
Neden ve niçin?
l Demokrasi kültürü ve şiddet!
Evet, neden ve niçin, birey olarak bizden farklı düşünen ve farklı bir örgütlülük içersinde bulunan bireyin sadece bu netileklerinden dolayı zarar görmesini veya yok edilmesini istiyoruz..?
Düşünce sistemleri ile şiddet ögesinin böylesine iç içe geçtiği bir ortamda, düşünce sistemlerinin doğruluğunun sınanması, her bireyin inançları doğrultusunda topluma katkısını sunması, toplumsal paydaşlar bulabilmesi nasıl mümkün olacak?
İşte tüm bu soruların yanıtı, demokrasi kültürü ile bireyin ve toplumun ne ölçüde içselleşebildiği ile ilgilidir. Bu, bilinçsel bir sorun olmakla birlikte aynı zamanda yaşamsal yani pratik bir sorundur. Demokrasi, farklılıkların ortadan kaldırılıp, her şeyin tek düze kılındığı bir siyasal yönetim biçimi değil, tam tersi, farklılıkların bir zenginlik olarak kabul edilip, sindirildiği bir anlayış ve yönetim biçimidir.
l Şiddeti ne tetikliyor?
Bunu dile getirirken ne ülkeme ne ülkemin insanına haksızlık yapmak istemiyorum. Çok değil, Avrupa’da da 40-50 yıl önce farklı siyasal düşünceleri nedeniyle insanlar birbirlerinin kafalarını gözlerini kırıyordu.Bugün, bir Alman’ı incitmek istiyorsanız, Hitler ve döneminden söz edin yeter..!Demokrasi, her ne kadar ülkelerin ekonomik gelişkinlikleri ve toplumsal refah düzeyi ile ilişkili gibi görünse de tek başına ülkeler bazında yaşanan şiddet olaylarını açıklamaya yeterli değil.
Örneğin, küreselleşmeye karşı Avrupa’da gelişen sivil insiyatiflerin her eylemi şiddet yüklü..ABD,şiddeti uluslararası politikasına her şeyiyle taşımış bir ülke...
Bu nokta da, şiddet ortamı ve şiddetin tetikçilerinin iyi belirlenmesi gerekiyor.
Örneğin, 60’lı ve 70’li yılların Türkiyesi’nde sağ ve sol arasındaki farklılıkların önce kutuplaşmaya ve ardından gerilime ve çatışmaya dönüşmesi, öne çıkan şiddet ögesi, sadece içsel yani ulusal nedenlerle anlaşılabilir mi?
Ya da, tüm bu süreç, tek başına,Türkiye’nin siyasal, sosyal ve kültürel yaşamının demokratikleşememesine bağlanabilir mi?
HAYIR..!
Şiddetin tekil insan ilişkilerinde ve toplumsal yaşamda bir yöntem olarak kullanılması demokrasi kültürü ve toplumsal yapının demokratizasyonu ile yakından ilişkili olmakla birlikte,şiddetten yarar uman ve bunu kışkırtan faktörleri de gözönüne almak zorundayız...
İlginçtir... İki üç hafta öncesine kadar ABD’nin Irak’a yönelik askeri operasyonuna yani şiddete karşı biraraya gelerek, BARIŞ çağrısıyla, ortak anlayış ve eylemlilik sergileyen öğrenciler, başka faktörlerin devreye girmesi ile bu kez birbirine rahatlıkla ve inanarak şiddet uygulayabiliyor...
l Türkiye, zengin bir mutfak!
Türkiye, siyasal,sosyal ve davranış bilimleri açısından gerçekten de sıcak ve çok zengin bir mutfak...
Solcu öğrencilerin sergilediği olayın bir benzerini sportif karşılaşmalarda yaşanan olaylarda gözlüyoruz..
Bir Fenerli’nin bir Beşiktaşlı ya da Galatasaraylı’ya duyduğu tepkinin, uygun koşullar oluştuğunda bir anda öfkeye ve kanlı bıçaklı saldırganlığa dönüşmesi...
Ya da gündelik yaşamımızda neden ne olursa olsun, bir anda karşımızdaki ile kavgaya girişme eğilimi... “Yanımdaki kıza niçin baktın”, “bana neden böyle söyledin”, gibi çok basit, kışkırtıcı bile denemeyecek unsurlar şiddete yönelmemizde tetikleyici olabiliyor.
l Üst va alt kimlik sorunu...
Tüm bu birbirinden bağımsız gibi görünen ve şiddet içeren olgular değerlendirildiğinde, “ üst kimlik” ve “alt kimlik” sorunu ile yüzyüze geliyoruz..
-Ben sosyalistim... ülkücüyüm... şeriatçıyım.. kemalistim... sosyal demokratım.. liberalim... muhafazakarım..
Kuşkusuz, tüm bu politik sıfatlandırmalar,bir kimliği ifade ediyor.Ya da birey olarak kimliğimizin bir parçasını ifade ediyor...
Ancak,tüm bunlar,gelişmiş ve demokratik bir toplumda ALT KİMLİKTİR...
Aynı şekilde;
- Ben Kürdüm.. Çerkezim.. Lazım... Türk’üm.. Bandırmalı’yım.. Ankaralı’yım.. Samsun’un bilmem ne beldesinin bilmem ne köyündenim... Beşiktaşlı’yım.. Cim Bomluyum... Aleviyim.. Sünniyim.. Nakşiyim.. Ateistim..
Tüm bu sıfatlandırmalar da demokratik bir toplumda ALT KİMLİK olarak kabul ediliyor.
Yani kimsenin,yaşadığı toplumda ,
- sosyalist ya da ülkücü olduğu için,
- muhafazakar veya liberal olduğu için,
- Kürt veya Türk olduğu için,
- Alevi veya Nakşi olduğu için,
- BJK veya Fenerli olduğu için,
- Ankaralı veya Rizeli olduğu için,
BAŞI GÖĞE ERMİYOR...Ya da bu niteliklerinden dolayı birey, SİYASAL, SOSYAL veya KÜLTÜREL ALANDA BİR AYRICALIĞA HAK KAZANMIŞ OLMUYOR...
Demokratik bir hukuk devletinde,tüm bu unsurlar,toplumsal ve kültürel planda ülkenin zenginliğini oluşturuyor. Her yurttaş,bu zenginliğe SAYGI GÖSTERMEK zorunda...
Peki, bu farklı nitelikleri ve özellikleri ile bireyleri ortak kimlikte buluşturan şey ne?
- TÜRKİYE CUMHURİYETİ YURTTAŞLIĞI...!
Bunun üzerinde hiçbir kimlik tek başına bir anlam ve önem arzetmediği gibi,bir alt kimliğin kendisini topluma üst kimlik olarak dayatması,birey ve toplum yaşamında gerilime ve çatışmaya neden oluyor...
Tarihsel süreç anlamında Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri’nin oluşumu ve bugüne gelişi çok farklı da olsa, bir nokta da benzeştiğine inanıyorum..
ABD, aslında bir göçmen devleti..! Çok farklı uluslardan insanlardan oluşuyor.. Bireyleri, ulus kavramı çerçevesinde buluşturan.,yapıştıran tek kimlik var:
- ABD yurttaşlığı..!
Kimse, yüzünü bu kimliğin gerisine döndürüp Çinli, Afrikalı, Avrupalı, Arap, Kızılderili, Hintli kimliğini üst kimlik olarak diğerine dayatmıyor.
Toplum,suni sorunlarla uğraşmadığı ve içe dönük alt kimlikler arası çatışmalara sahne olmadığı içindir ki, birey ve toplumsal düzeyde öne çıkan enerji, ulusal gelişmenin ve kalkınmanın motoru oluyor...
l Ortak payda: yurttaşlık...
Türkiye’de ise bunu gerçekleştiremiyoruz.. Bunun içsel ve dışsal nedenleri var...
Tarih bilinci ve kültürel eğitimimizin yetersiz olması, ulusal kimliğimizin üst kimlik olarak olgunlaşmasını ve egemen olmasını engelliyor.
Zafiyet içeren bu durumdan ise Türkiye’nin ulusal gelişkinlik ve kalkınmasından rahatsızlık duyan uluslararası güç ve odaklar yararlanıyor...
İşte onun içindir ki,Yıldız Üniversitesi öğrencilerinin kavgasında tanık olduğum enerji, müthiş bir enerji... Bu enerjiye sahip olabilmek için bir çok Avrupa ülkesi devlet nezdinde neler yapmıyor ki..!
Biz de ise, iç çatışmalarla, iç gerilimlerle bu enerji kendi kendisini tüketiyor... Tüketmesinden de vazgeçtik kendi kendisini öğütüyor...
l Türkiye üretimsizliğin toplumsal hasadını yapıyor...
Çünkü, Türkiye ÜRETMİYOR..!Üretmeyen toplumlar laf ebeliğine soyunurlar...Dedikodu üretirler..Gerilim ve çatışmayı beslerler...Üreten toplumların ve üretici insanların birbirlerini kırmaya,zulmetmeye,yemeye zaten zamanları yoktur..
Üreten toplumların kaygıları da umutları da farklıdır... Üreten toplumların, üretici olma vasıflarının biçimlendirdiği ULUSAL SORUMLULUK DUYGUSU, ÜRETİM BİLİNCİ, ULUSAL ÖZGÜVEN İNSANLARIN birbirlerine saygı duymasını getirir... Böylesi ülkelerde üniversite öğrencisini elinde satır, zincir, döner bıçağı karşıtını kovalarken göremezsiniz... Çünkü, o, üretici ve demokratik çağdaş bir toplumda herşeyin başının farklılıkları kabul etmek ve bunu zenginlik olarak görmek olduğunu bilir...
Türkiye, bir anlamda kimliksizler ülkesi... Herkes kendi kimliğini bir şekilde diğerine kabul ettirmenin ve üstünlük taslamanın ve dayatmanın uğraşını sergiliyor. Bu toplumsal dejenerasyonu, saygı ve sevgisizliği, hiçliği ve sonuçta da şiddeti besleyip, tetikliyor...
l Şiddeti sistem üretiyor...
Evet, ne yazık..!
Ne yazık ki, 21.yüzyılın Mustafa Kemal Türkiyesi ÜRETMİYOR...!
Üretime dönük olmayan eğitim ve öğretim kurumlarında binlerce milyonlarca sahipsizliğe ve olanaksızlığa, mahrumiyete mahkum edilmiş genç, kendilerini bekleyen işsizliğin, çaresizliğin pençesinde kahve ve bar köşelerinde birbirinin kimliğini tartışıp, ülkenin sokaklarında bu kimlikleri birbirlerine kabul ettirmenin kavgasını veriyor.
Çünkü, Türkiye, ÜRETMİYOR... Üretmeyen birey öyle bir noktaya geliyor ki, üretimin kendisine yabancılaşıp, üretime ve üretene de düşman kesiliyor... Bozgunculuk, felaket tellallığı, çıkarcılık, hainlik prim yapıyor..
|
|
|
| |
Köşe Yazıları |
|
|
 |
Kitap Kurdu Necati Diyorki |
ARICAN "REALİTE, özgür kalemlerin adresi olacak" demiş. Sen özgürlüğü görürsün!?
|
|
|
|