06 Eylül 2010
   
    Köşeler Sayfası

23-6-2003 KONU: Notalar ile sözcükleri kovalayan adam! Görüntülenme
262
İri yapısı, uzun saçları, bir kaç günlük sakalı ve her zamanki gibi spor giysileri içinde Hasan Cihat Örter ile karşı karşıya gelmenin heyecanınını yaşamak... Değişmeyen bir tek neşesi... Ancak, ondaki neşe alışıla gelmiş türden değil... Daha farklı... Zeka dolu bir neşe ile sürekli yaşama ve çevresindeki insanlara gülen bu adamın kıskandırıcı üretkenliğinin gizemini gözlerine bakarak çözmeye çalışıyorum... Zor... Öyle, bir bakışta kalbindeki ve aklındaki mührü açıp, kolayından ruhunu ve aklını deşmenin olanağı yok!
Hasan Cihat Örter... En basit soruyu bile sanatçı ve aydın olmanın kendisine yüklediği sorumluluk duygusu ile büyük bir ciddiyet içerisinde yanıtlamaya çalışmanın zerafetini yakalıyorum onda... Hoşuma gidiyor...
Yaptığı işi önemseyenler an’ı da önemseyenlerdir. Örter, an’ı önemseyenlerden... İşte bu yönü beni şaşırtmıyor... Çünkü, yaşam ile ölüm arasındaki füluğ sınırın bilincinde olmak,çağdaş ve aydın insanın yaşamında belki de yükümlenemediği en büyük çelişkidir... O nedenle an’ın önemi büyüktür. Hangi ortamda ve nasıl bulunursanız bulunun, ortam size ne sunar ise sunsun, bunu bilinciniz ve ruhunuz ile harmanlayıp,yoğurup insana dair ve insana ait bir şeyler yaratabilmek... Sunabilmek... Sanatçının yaratıcılığı ve üretkenliği tam da bu nokta da başlıyor...
Örter, garip bir adam... Bir yanı içimizden biri... Öte yanı sanatçılığının öne çıktığı ama kişiliğinde ve kimliğinde hiç bir yabancılığa yer vermeyen, sırıtmayan aydın kişilik ve kimliği... Bu her iki kimliği taşıyabilmenin kahredici ağırlığını ancak gerçek sanatçılar bilebilir... Çünkü, bu iki kimliğin özü, halka yabancılaşmamak, çağdaş ve aydın, sanatçı kişiliğinizle halk olabilmekte yatıyor...
Eğer, Örter’in kişiliği ve kimliğini, zengin yaşamı ile birlikte Türk Standartları Enstitüsü’ne sunup, hep birlikte masaya yatırsaydık, Örter’in standart dışı kimlik ve niteliğini, özgünlüğünü yakalamaktan kaçınamazdık...
Hani,insana “sen de nereden çıktın.. hangi bağın tohumusun” dedirteceği geliyor...
Düşünsenize,daha 5 yaşında klasik gitar ile tanışan ve ilk ciddi derslerini 10 yaşında Prof.Antonıo Doumesitch’den beş yıl boyunca alan dahi bir çocuk Örter..!
12 yaşında küçük orkestralarla çalarak profesyonelle ilk adımlarını atan, Üsküdar Musıkı Cemiyeti’nde Emin Ongan’ın derslerine katılıp,makam ve nazariyet dersleri alan bir çocuk..!
Bağlama üstadı Şemsi Yatsıman ile Türk Halk Müziği araştırmaları üzerine çalışmalar yapan ve bağlama üzerine sentezler geliştirip, lise öğretiminden sonra Berklee Müzik Akademisi’nden burs kazanarak 18 yaşında yeni dünyaya uçan ve okulu 1.likle bitiren Örter..!
Bu eğitim ve akademik kariyer yetmezmiş gibi Gordon Delemond’un öğrencisi olarak Belçika Kraliyet Lıege Konservatuarında Jass Kompozisyon dersleri alan, mastır ve doktora yapan Örter..!

Kimsin sen kardeşim..?

Okur, yaşamı ihtirasla yüklü bir kişilikle karşı karşıya olduğu kanısına kapılmasın. Aldanır. Ağustos böceği ile karıncanın öyküsünü bilmeyen yoktur... Biri yan gelip yatıp, çalmış söylemiş; ötekisi yaz kış dinlemeden çalışmış, yiyeceğini depolamış... Kış gelip de ilk kar düştüğünde ağustos böceği aymazlığına yanmış..!

Karşımızdaki hem karınca hem de bir ağustos böceği..! Bunun genleri ile oynamışlar demiş olsak, gerçek değil... O zaman yaşarken efsaneleşen bu vatandaşın yaşamını sayfa sayfa, satır satır irdelemek gerek...

Sonrası... Örter, yurda dönüyor... Yani gidip de dönmeyenlerden ve yaban ellerde paranın saltanatına kıyısından köşesinden ortak olanlardan değil...
Dönüşü ile birlikte büyük orkestra ve stüdyo çalışmalarına başlıyor. 1989 yılında Kent Orkestrası’nın kadrolu sanatçısı olan Örter,daha sonra ayrılıp, Modern Folk Üçlüsü’nün gitaristliğini ve aranjörlüğünü yapıyor. Ufak ufak yaptığı müzik ile yurt dışına da açılmayı ihmal etmiyor. 1995 de, Kıbrıs 1. Girne Altın Zeytin yarışmasında beste ve şarkıcılık dalında 1.olup, 1993 yılında Kent Plak’tan da Anadolu Ezgileri Klasik Gitara Adaptasyon Albümü’nü çıkartıyor. Bu albüm INS PRITON serisinden dünyada da piyasaya sunulurken bizim Örter, dünyanın en büyük plak firması E.M.I Klasik Kataloğu’na girip, ALTIN PLAK alan ilk Türk oluyor...
Sonrasını yazmaya yerimizin müsait olmadığı aşikar... Sonrası, ancak kitap olur... Yüzlerce beste, film ve reklam müzikleri, konser, albüm ve sayısız kitap... 60 ülkede konser vermek... Ödüller ödüller ödüller...

Evet, kimsin sen kardeşim..?
Üretmeden kazanmanın ve kısa yoldan köşe dönmenin devlet zirvesinde dile geldiği ve bir yaşam tarzı olarak topluma pompalandığı Türkiye’de Örter’in sıradışılıklarını yazmanın sonu yok..!
Sıradışı olunca, Örter’in başı göğe mi ermiş?
Ermemiş...!
TRT 2’nin ve GAP’ın dışında Örter’e açık bir tek TV kanalı yok...! (STV’de kısa süreli çalışması hariç..)
Makyajlı kartel medyanın yazılı basınında onlarca sayfalık kültür sanat eklerinde de Örter’i aramayın...

Sıradışılığının ve üretkenliğinin bedelini ödeyeceksin arkadaş...!
Evet,sistem bu..!

Oysa ki, Örter’in sanatçı yaşamında temel hareket noktası ve müzisyenliğinde temel amacı, Mustafa Kemal’in söylediği gibi, Türk müziğini çok sesli müziğe uyarlamak...
Ama,Türkiye de Mustafa Kemal Türkiyesi değil artık..! Onun içindir ki, ruhu çoktan betona dökülmüş ve seyirlik olarak halka sunulmuş Mustafa Kemal’in amaçlarını amaç kılıp, üretkenliği esas kabul edip de, bunca kariyeri bu amaca seferber etmenin kahredici bedeli işte bu sevgili kardeşim...
Örter isyan ediyor... Kartel medyaya veryansın dümdüz gidiyor... Kartel medyanın paparazilerinin sanatçı diye icat edip, topluma dayattığı cinsiyetli cinsiyetsizleri, 4. veya 5. sınıf gece kulübü sofra artıklarını; göğüslerini, kalçalarını, popolarını ekranlarda gözümüze dayayıp da ruhumuz ve aklımız yerine erkeklik organımıza hitap etmeyi yeğleyenlerin kültür ve sanat adına toplumda neden oldukları ahlaki, kültürel ve sosyal dejenerasyonu protesto ediyor...
Bakmayın siz Örter’in protestosuna..! O’nun protestosu lafını meydanlarda öksüz bırakıp da sonra lafına poposunu dönenlerin protestolarından farklı... O, bıkmadan ve usanmadan, kahredici bir şekilde üretmeye devam ediyor... Ağzından çıkan her sözcüğü notalar ile kovalıyor...
Hep bir ümit... Bir gün anlaşılma ve halkla bütünleşebilme sevdası... Ahhh... o sevda bir başkadır... İzahı zordur... Bu ülkede, gerçek aydınlar, sanatçılar ve bilim insanları yıllardır hep bu ümidi yaşamlarına katık edip, yumruk kadar midelerini doyurmaya çalışırlar...Bu ümit, karanlıkta mum ışığıdır... Ve hepsinin ortak özelliği,Mustafa Kemal’in erken ölümüdür. Hani, biraz daha...biraz daha yaşamış olsa, karanlığın böylesine cüretkar ve böylesine aymazlıkla katmerli ülkenin ve toplumun başına sinmeyeceği düşüncesindedirler hep... O’nun ülkenin ve toplumun “hayat damarları” olarak nitelendirdiği aydın ve sanatçıların yine O’nun temellerini atıp, kurduğu cumhuriyette nasıl üvey evlat muamelesi gördüklerinin canlı ve ibretlik tanıklarıdır hepsi...
Umut delisidirler... Bir de çocuk... Bunları ne kurşun vurabilir ne bomba parçalayabilir... Engisizyon mahkemelerinin de hükmü yoktur bunlara... Mapusu eğitim mekanı belleyip, dört duvar arasında dünyalarına dünyalar eklerler bunlar... Amma, değil mi ki bir çocuğun boynunu büküp ağlaması öldürür hepsini... Çocuk kederi ile ölüp çocuk gülüşü ile doğar bunlar...

***
Örter,geçtiğimiz hafta sonu Bandırma’da idi...İlkHABER Radyo ile bölge insanına seslenip, gece Erdek liman boyunda sıralanmış meyhane teknelerde gönüllerimizi tokuşturduk...
Gecenin bir anı,müzisyen Ergün bana peçeteye yazılmış not gönderdi: “Sanatçılar olmazsa toplum gerçekten ölmüştür..”
Haydi bakalım...
Ergün, doğru mu söylüyor? Doğru..! Ben de peçeteye yanıt yazdım.. Burada “ölmek” eylemi sanatçılara endekslenmiş! Oysa ki, toplumsal sürecin hiçbir aşamasında sanat ve sanatçı öldürülemedi... Belki dışlandı.. İtilip kakıldı... Hitler gibi manyakları yaşadı ama ne sanat ne de sanatçı öldü... Ayrıca her ölüm yaşama endekslidir. Biri diğerinin zıddı gibi görünse de doğada ölüm ile yaşamı birbirinden ayrı değerlendirebilmek mümkün değil... Sanatçı, ölüm de bile yaşamı keşfedip, yaşamı şiirleştiren,romanlaştıran ve bestesini yapandır...!
Bu makaleyi yazarken Örter’in “Kız Kulesi” isimli albümünü dinliyorum... Suni ışıkların gölgesinden uzak, yerküre ile gök kubbenin kucaklaştığı tanımı zor bir nokta da, bu buluşmayı kutsayan yıldızların arasında, Örter’in notalarının üstüne kaykılıp, kozmosa geziye çıkıyorum...

Evet, kimsin sen kardeşim..?
Elbet, devletin kayıtlarında seninle de ilgili vardır bir hüküm... İzin nedir sırrın nedir bilinmez... Sevdalı gözlerinde hüznün gölgesi... Yaptığın şarkılarda tütün tadı aşka ve delice sevişmelere hasretlik... Ya o gitarı kucaklayan ellerin... Hiçbir el böylesine şefkatli olamaz desem de inanma... Bir analar memeye aç bebesine böyle sarılır... bir de sevda ateşi ile ilk kez erkeğine sarılan bir bakirenin elleri... Bir de ... bir de sen hiç teneşir tahtasında cansız bedeni ile doğallığını kuşanmış bedene uzanan el gördün mü? İşte öyle... Ya da aynı doğallıkla anasının rahminden kafacağızını çıkartmış ve daha ilk nefesini doyasıya içine çekememiş kanlı bebeciğe uzanan ilk eli... İşte öyle...
Eller... öpülesi eller... Eller... Eller, sende varoluş nedenini yitiriyor.. Ruhun ve aklın tüm bedeninden boşalıp, özgürlüğüne koşup ellerinle bütünleşiyor...

- Evet, kimsin sen kardeşim..?
- Ademoğlu Adem... İnsan mı?
- Ya biz..?

 
Köşe Yazıları
 
Kitap Kurdu Necati Diyorki
ARICAN "REALİTE, özgür kalemlerin adresi olacak" demiş.
Sen özgürlüğü görürsün!?