10 Mart 2010
   
     

OKUMAK İNCELEMEK İSTEDİĞİNİZ SÖYLEŞİYİ SEÇİNİZ LÜTFEN

.: Bizim olana sahip çıkalım! :.
ULUSAL Kanal' ın 05.02.2006 tarihinde Bandırma' da Ticaret Odası Konferans Salonu' nda gerçekleştirdiği, İŞ-EKMEK-VATAN Kurultayı' na konuşmacı olarak İP Gn Bşk. Doğu PERİNÇEK, ODTÜ Öğ. Üyesi Yıldırım KOÇ, Deri-İş Gn. Bşk. Yener KAYA, Türk-İş İl Tem. Feridun YÜKSELİR, Liman-İş Gn. Bşk. Yard. Oğuz TOPRAK, Kamu-Sen İl Tem. Hüseyin YURDAKUL, Tek-Gıda-İş Şb. Bşk. Zeki AYDOĞAN, Petrol İş Şb. Bşk. Hüseyin KOÇYİĞİT ile Güney Marmara Gazeteciler Cemiyeti adına Engin ARICAN konuşmacı olarak katıldı. ARICAN' ın konuşma metninin tamamı...
Değerli konuklar,

Bugün burada İŞ+ EKMEK+ VATAN Kurultayı için toplanmış bulunmaktayız..
Artık, bu konu ve her üç sözcük Bandırma'ya yabancı değil.. Bölge insanına yabancı değil..
Çünkü, yaşadıklarımız, tanık olduklarımız, paylaştıklarımız her üç sözcük arasındaki sıcak ilişkinin bilincine vardırdı bizleri..

Ulus, gerçeğin farkında..!
Nicedir, çiftçi, kendisi ile ilgili ekonomik politikaların belirlenmesi konusunda Hükümetlerin, Tarım ve Köy İşleri Bakanlarının yakasını bıraktı..Çünkü, kendi kaderi ile ilgili kararların ve ekonomik uygulamaların IMF ve Dünya Bankası'nın dayatmaları ile alındığını, uygulandığını; Hükümetlerin ise bu ilişki de sözcülük görevi üstlendiğini biliyor..
Bandırma ve bölgedeki işçi, çalıştığı kamu iktisadi kuruluşlarının, fabrikaların, tesislerin, limanların, madenlerin serbest piyasa ekonomisi ve liberalizm adına yok pahasına yabancılara peşkeş çekildiğini; iş ve aş sorununun bu peşkeşden ve yağmadan kaynaklandığını biliyor.. Özel sektörde çalışan işçiler dahi, yaşadıkları işçi- işveren arası sorunların, düşük ücretlerin, kaynak darlığı ya da yokluğu nedeniyle yaşanan sıkıntıların kaynağının Hükümetlerin izlediği IMF ve Dünya Bankası güdümlü politikalar, çok uluslu şirketler lehine izlenen politikalar nedeniyle olduğunu biliyor..
Bugün, kuş gribinin bile sonuçta beyaz et sektörünün yabancılara peşkeş çekilmek için bir araç olarak kullanıldığını bizzat sektör temsilcileri dile getiriyorlar ise yaşanan olayın bizler için bilinmeyen, görünmeyen yanı kalıyor mu..?
Bu sadece, çiftçi ve işçi kesimini doğrudan ilgilendiren ve bu salt bu toplumsal kesimleri mağdur eden, yoksunlaştırıp yoksullaştıran bir olgu değildir..
Tüm toplum kesimleri, nüfusun büyük çoğunluğu,kamu çalışanı, esnafı, tüccarı bunu görüyor, yaşıyor ve biliyor..
Şöyle de diyebiliriz;
Sokakta önümüze çıkan 100 kişiye Türkiye'nin ekonomik politikalarının ne ölçüde ‘MİLLİ' olduğunu ve ne ölçüde ‘ MİLLET'in, ‘ÜLKE'nin çıkarlarını ifade ettiğini sorsak, alacağımız yanıt bellidir..


Onun içindir ki, İŞ+EKMEK ve VATAN denklemi, Türkiye'nin denklemi, Türkiye'nin gerçeğidir..

Tarihsel bir sürecin eşiğindeyiz..
Türkiye, toplumsal bir kader ortaklığı yaşıyor.
Bakınız, TEKEL'in kapatılması Hükümetin değil IMF ve Dünya Bankası'nın talebidir..
Madenlerimizin ama özellikle Bor madenimizin özelleştirilmesi aynı uluslararası gücün talebidir..Limanlarımız için de gerçek aynı..Sendikalar dolayısıyla buna tepki göstererek, ‘TEKEL, VATAN'DIR ..LİMANLARIMIZ VATANDIR' satılamaz dediler..Tepki gösterdiler..
Devletin ekonomik yaşamdan liberalizm adına her koşulda çıkmasını isteyenler,konu HYUNDAI'nın kentimize yatırımına sıra gelince, engelleyen gücün Devlet Bakanı Babacan'ın ve Maliye Bakanı Unakıtan'ın beyanları ile yatırıma IMF'in karşı olduğunu öğrendiler..Özel sektörün önündeki yatırım indirimlerinin nasıl budandığını zaten biliyorsunuz..
Bugün beyaz et üreticileri kuş gribi salgınının sektörün yabancıya peşkeş çekilmesi amacıyla kullanıldığını beyan ediyorlar ise, Türkiye'de tarihsel bir anın eşiğine adım adım geliyoruz demektir..
Bu, IMF ve Dünya Bankası'na, çok uluslu şirketlere, yani sözün kısası emperyalist dayatma ve saldırganlıklara, kuşatmalara karşı ulusun kader birliği içine girmesi demektir..Bu önemlidir..tarihseldir..Bu gerçeğin ve toplumsal mutabakatın siyasal, sosyal, kültürel, psikolojik sonuçlarının olması kaçınılmazdır. Bu kader birliğinin BEL KEMİĞİNİ VATAN SAVUNMASI oluşturmalıdır..Bunu afaki bir ifade olarak kullanmıyorum..Bunu, bugün ifade edilmekten imtina edilen emperyalizme karşı ulusal bağımsızlığımızın ve ulusal egemenliğimizin yeniden kazanılması anlamında vurguluyorum..
İşte, geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Atilla İlhan'ın deyişi ile bu ‘dipten gelen dalga'dır..Bu dalganın selametle, güven içende özlediği kıyılara vurması hepimizin yurttaşlık görevidir. Bu keskin bir irade ,bu keskin kararlılık , bu keskin bir duruş gerektirir..

Lokal gerçeklik ve ‘VATAN' kavramı..!
Ancak, tam da bu nokta da sorunlarımız var..
Kendi gerçekliğine yüzünü dönüp, sadece ve sadece kendi gerçekliğini sorgulayıp, iyileştirmeye ve geliştirmeye çalışanlar ya da kendi gerçekliğinin dört duvarı arasına hapsolanlar nefessiz ve çaresiz kalmaya mahkumlar.. Yani bir alanda ‘VATAN'diye sahip çıktığınız ekonomik bir değeri, ülkenin bir başka değeri söz konusu olduğunda sırtınızı dönmek hakkına sahip değilsiniz.
Çünkü, VATAN, sahip olduğu tüm değerleri ile bir BÜTÜNDÜR.. SATILAMAZ.. Onun için sözcüklerin kudsiyetine sığınıp, ruhunu çalmanın anlamı yok..Faydacı düşünmenin ve davranmanın ise, kimseye yararı yok..!Öncelikle herkesin, bu kader birliği içinde yer alan her kurum/kuruluşun samimi olmasına ihtiyaç var. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' deyişine uygun şekilde yaşamak öncelikle ahlaki değildir. Yurttaş olmak, kendi gerçekliklerimizin yanında ülke ve ulusun gerçekliğini kucaklamak, bu gerçeklikle içselleşmek demektir.Günümüzde tek başına bu da yetmiyor.. Ülke gerçekliğinden dünya gerçekliğine uzanmak, dünyanın içinde bulunduğu gerçekliği kavramaya, anlamaya, yorumlamaya çalışmak demektir..
Çünkü, bugün bu salonda bulunan insanların derdi ve davası ne ise emperyalizmin egemenliği altındaki ülkelerin halklarının derdi ve davası da benzerdir.. Bu, Türkiye'de gün geçtikçe olgunlaşan ulusal kader birliğimizin ulusötesi boyutunu sunar bize..Biliriz ki, yaşadıklarımızla yalnız değiliz..

Ulusun düşmanı emperyalizm ve siyonizmdir..!
Türkiye'de İŞ+EKMEK mücadelesine sınıfsal açıdan bakanların bugüne kadar tarihsel bir eksiği ve yanlışı oldu.
Türkiye gerçeğini tek başına emek-sermaye çelişkisi içinde ele alan ve buna göre politika biçimlendirenler emperyalizm ile ulusun arasındaki gün geçtikçe derinleşen çelişkiyi göremediler.Ulusal Bağımsızlık ve Egemenlik sorunu gözardı ettiler.Onun içindir ki, büyük oranda marjinalleştiler.Günümüzde küreselleşme ve yeni dünya düzeni terminalojileri ile biçimlenen emperyalizmin yeni sömürgeci politikalarına karşı politika üretemediler. Daha da olumsuzu, günümüzde ulus devletleri hedef alan emperyalizmin, ülkemizde etnik ve mezhep temelinde geliştirdiği politikaların demokrasi ve insan hakları savunuculuğu adı altında meşrulaşmasının aracı alanı haline geldiler.

Aynı şekilde, İŞ+EKMEK+VATAN örgüsünde , iş ve emek'e yada emeğe sırtını dönüp,VATAN sözcüğünü ön plana çıkartanların gerçekte VATANI savunmak yerine emperyalizme nasıl hizmet ettiklerine de tanık olduk..
Bu gerçekliklerin de unutulmaması ve önümüzdeki süreçte bu tür eksik ve yanlış anlayışlara karşı dikkatli olunması gerektiğine inanıyorum..
4.Kuvvet kimin tekelinde..!
Gazetecilik, özel bir meslektir..!
Evet, doğal olarak bu Kurultay'da mesleki sorunlarımızı da dile getireceğiz..
Gazetecilik, özel ve toplumsal önemi olan bir meslek. Çağdaş demokrasilerin vazgeçilmez unsurlarından olan basın, gerek işitsel,görsel,yazılı basın araçları ile olayları,gelişmeleri topluma aktarır..Aynı zamanda yorumlar, açıklamalar, eleştiriler ile toplumu yönlendirir. Böylece kamuoyu oluşturarak önemli bir güç durumuna gelir. Bunun içindir ki, basın, yasama-yürütme ve yargı'dan sonra 4.Kuvvet olarak ya da Kontrol Gücü olarak kabul edilir.
Basının işlevini varoluş amacına uygun olarak sürdürebilmesi için düzenlemelere ihtiyaç vardır. Basın kuruluşlarının tarafsızlığı, maddi yönden bağımsızlığı,şeffaf yönetim anlayışı,yayın grubunun ya da dağıtım grubunun tekel niteliğinin önlenmesi ,basın kuruluşları arasında rekabetin kötü kullanılmaması bunlardan bazılarıdır.. Bu gerekliliklerden ön önemlilerinin başında ise, çalışanlarının hukuksal statüsü oluşturur. Özlenen basın, işverenine ve farklı güç ve çıkar odaklarına karşı korunan gazeteciden geçer.
Çünkü gazetecilik, toplum işlevi ve rolü nedeni ile özel bir meslektir. Mesleğin tehlikeleri, zorluğu,temposu,rekabeti gazetecilik mesleğini yapanların özel olarak korunmasını beraberinde getirir.

Bizim özgürlüğümüz ulusun özgürlüğüdür..!
Ülkemizde, basın özgürlüğü kapsamında, düşünce ve ifade özgürlüğü konusunda ciddi sorunlar yaşanmakta..Son olarak Basın Kanunu'nda yapılan düzenlemeler, ne yazık ki, özlenen özgürlük ortamını basına, basın çalışanlarına sağlamaktan uzak kaldığı gibi farklı sorunları daha da ağırlaştırarak önümüzü getirdi..Keza, TCK'deki düzenlemeler de düşünce ve ifade özgürlüğü anlamında basının beklentilerine özlenen yanıtı veremedi..
Bizler farklı sorunları aynı anda yaşayan bir meslek topluluğunun bireyleriyiz..Basın ve basın çalışanlarının sorunları çok yönlü..Kısaca ifade etmem gerekir ise;
Öncelikle, kimse basın özgürlüğü sorununu tek başına basının özgürlüğü sorunu olarak ele almamalı.Çünkü, işlevi ve rolü nedeni ile, basın özgürlüğü, doğrudan düşünce ve ifade özgürlüğü ile ilişkilidir. Bu özgürlük, aynı zamanda toplumun bilgilenme ve aydınlanma özgürlüğünün de ta kendisidir.. Onun içindir ki, düşünce ve ifade özgürlüğümüze, bilgilenme ve aydınlanma özgürlüğümüz olarak bakmalı, basının özgürlük sorununu bireysel ve toplumsal özgürlüğümüzün parçası olarak hep birlikte sahip çıkmalıyız..

Küreselleşmeciler Ali Kemal'ler üretiyor..!
Mandacılık ve muhiplik..!
Bu bir... ANCAAKKK..!
Basının ülkemizdeki öncelikli temel sorunu tekelleşme hatta kartelleşmedir.. Burada rakamlarla konuyu boğmak istemiyorum..Hepeniz Türkiye'deki basın organlarının Aydın Doğan, Turgay Ciner gibi üç-beş ismin tekelinde, uhdesinde,kontrolünde olduğunu çok iyi biliyorsunuz..
Bu yeni bir süreç değil.. Ancak, küreselleşme ile birlikte bu yapı, uluslararası medya kartelleri ile yapılan şirket evlilikleri ya da doğrudan satın almalarla daha da vahim noktalara taşındı..
Tekelleşme, kartelleşme ve çok uluslulaşma süreci, Türk Halkı'nın sağlıklı, objektif bilgilenme ve aydınlanma hakkını elinden aldı.. Bu çok uluslu tekelleşmenin dağıtım şirketlerine kadar uzanması ile vehamet daha da büyüdü..Türkiye'de bağımsız ve tarafsız, şeffaf olması gereken 4.Kuvvet, kontrol Gücü yani basın, denetlenemeyen, kontrol edilemeyen, uluslararası çok yönlü bağlantıları olan güç ve çıkar odaklarının eline geçti..Basın ve yayın organları içerik olarak aynılaştı.. Haber olayı ülke ve ulusun gerçekliğinin, dünya gerçekliğinin dışında şekillendirilerek, sanal bir Türkiye ortamı yaratıldı..Türkiye basını, Türk basını olmaktan hızla çıktı.. Mandacı ve muhiplik batağının vazgeçilmez gülü oldu.. Medya patronlarının altında aristokratik bir yapı oluşurken, basın çalışanlarının mesleki özgürlüğü,editoryal özgürlük ellerinden alındı..Konrad Adenauer Vakfı gibi yabancı vakıflar aracılığıyla ,Karen Fogg gibi AB temsilcileri aracılığıyla basın içi etki ajanlığı hızla yaygınlaştı..
Sonuç olarak, Türk Medyasi, Türk kimliğinden hızla uzaklaşıp, ulusal olmaktan çıktı.. Mütareke medyası haline geldi..!Ülkeye ve ulusa karşı emperyalizmin en güçlü psikolojik savaş aracı olarak hizmet üretir oldu..
Bu yönü ile, Türkiye'de salt anti- tekel yasaların çıkartılması ile sorun bitmemektedir.. Basının, çok uluslu şirketlerin ve dolayısıyla emperyalizmin güdümünden,kontrolünden çıkartılması da gerekmektedir ki, bu da İŞ+EKMEK sorunlarımızın yanı sıra VATAN kavramını gündemimize taşımaktadır..

Bizim olana sahip çıkalım..!
Kuşkusuz, Mütareke Basını değidiğimiz yaygın basın içinde bu sürece direnenler de var...ULUSAL KANAL gibi.. Bu kanalların sayısı üçü-beşi geçmez.. Bugün burada yaygın basın ve yayın organlarını sizlerin beğenisine sunsak, yukarıda ifade ettiğim düşünceleri yineleyeceğinizi sanıyorum.. Ama bu yetmez..!
Ülkemizin ve ulusumuzun bugünleri ve geleceği için ULUSAL KANAL gibi kanallarımıza, sahip çıkmak, beklentilerimizi tercihlerimizle somut şekilde ortaya koymak zorundayız..Bunu yapmadığımız sürece, Bandırmalı, Maraşlı, Edirneli, Artvinli, Mersinli, Çankırılı sesini duyurmakta güçlük çekeceği gibi; ülke ve dünya gerçekleri konusunda bilgilenememe, aydınlananama sorunu ile karşı karşıya kalacaktır..
Yaygın basında dikkat çektiğim tekelleşme sadece medya ile sınırlı kalmamakta, medyanın gücünü elinde bulunduranlar, ekonomik yaşamın diğer alanlarına da basınının gücünü kullanarak el atmakta; kamu ihalelerini üstlenmekte; finans sektöründe at koşturmakta; siyasal yaşamda nüfus sağlayarak belirleyen olmakta ve belli amaç ve çıkarlar için kamuoyunu yönlendirmektedir..

Yerel basın kuşatma altında..!
Ülkenin bu gerçekliği bizlere Anadolu Basını da denilen yerel ve bölgesel basına önemli görevler yüklüyor.. Bir anlamda yerel ve bölgesel basın, ulusal basın işlevini üstlenmeye başlıyor.. Bu görüldüğü içindir ki, yerel ve bölgesel basın ve yayın organları da bugün ciddi ekonomik, siyasi ve idari baskı altındadır..

Kağıt,boya, posta, gibi maliyet giderlerinin artması; kamusal yükümlülüklerin arttırılması ; Vergi ve SSK primleri, ücretler; resmi alan gelirlerinin daraltılması ve düşürülmesi yerel basının ciddi bir ekonomik darboğaz içinde yaşam savaşı vermesine neden oluyor..
Örneğin, Balıkesir ili genelinde basın kuruluşlarının depolarında eskisi gibi bırakın yıllığı ya da altı aylığı aylık kağıt stoku bile bulundurulamamakta; basın kuruluşları adeta borç batağı içinde günlük yaşamaktadırlar.. Basın kuruluşu sahibi olmak, gazete çıkartmak özveri ile ifade edilmenin ötesinde adeta çileye dönüşmüş durumda.
Bu, sadece yerel basın organı sahipleri için değil basın çalışanları içinde geçerli bir durumdur.
Mütareke basını olarak nilendirilen yaygın basın kurumları ile yerel açısından farklılaşma bu noktada dehşet verici durumdadır. Yerelde işveren ile basın çalışanı kader birliği içindedir. Esas olan, gazetenin yaşatılmasıdır..İşte bu gerçek, yerel basın organları nezdinde farklı arayışları da beraberinde getirmektedir.
Model ve yayın çizgisi olarak, yaygın basını alanlar, hızla yerele yabancılaşmakta, işlevini yitirmekte, yerelde magazin ya da bulvar gazeteciliği öne çıkmakta; basın dışı alanlara yönelinerek aynı yaygın basın tekellerinin kullandığı yöntemler yerele taşınarak ekonomik güç olunmaya, siyasi ve sosyal yaşamda belirleyen olunmaya çalışılmaktadır.. Bunun için her yol mübahtır anlayışı doğal olarak basın organları arasındaki rekabeti de doğal seyrinden çıkartarak, basın ahlak ve meslek ilkeleri ihlal edilip, kabaca çiğnenmektedir..
Basın olmak işlevini gözeterek yüzünü kamuoyuna sorumluluk duygusu ile çevirmiş olanlar ise büyük zorluklar içinde kıvranmaktadırlar..
Bu nokta da, yerelde yaşanan olayın özel bir durum olmadığı da görülmelidir. Bu, uluslararası güç ve çıkar odakları ile işbirliği içindeki çevrelerin yaygın basın operasyonunun yerele taşınmasının uzantısı olarak ele alınmalıdır..
Örneğin,yerel basın hem içerden hem de dışardan zorlanmaktadır. Basın tekelleri, yerelde de etkili ve belirleyen olabilmek için yerel ekler çıkartmakta ya da yerel basın kuruluşlarını satın alma yöntemini kullanmaktalar. Yerel basının bu kuşatmayı aşabilmesi önümüzdeki süreç içinde zordur..

Basın İş Kanunu, Basın Kanunu yeniden düazenlenmelidir..!
Anti-Tekel yasa çıkartılmalıdır..!
Basın İlan Kurumu, idari baskı aracı değil basının hizmetinde olmalıdır..!
Tüm bu gerçekler ışığında Basın İş Kanunu ile Basın Kanunu arasındaki uyumsuzlukların giderilmesi; anti-tekel yasanın bir an önce ve mutlaka çıkartılması; basın özgürlüğü kapsamında ifade ve düşünce özgürlüğünün geliştirilmesi; basın dışı kurumların basın üzerinde idari ve siyasi baskı mekanizmaları olarak devreye girmesinin önlenmesi; Basın İlan Kurumu Mevzuatı'nın basın kurumları lehine yeniden düzenlenerek, yaptırım ve dayatmaların ortadan kaldırılması; basına uygun ve elverişli kredi teşvik olanaklarının sağlanması ülkemiz basınının geleceğini tayin edecektir..
Örneğin, Basın Kartları Yönetmeliği ile Basın Kartları Kurulu mutlaka yeniden basın çalışanları lehine düzenlenmeli, idari sorumluluk gazeteciler lehine basın meslek kuruluşlarına devredilmelidir..
Basın İlan Kurumu ile Basın Kontrol Kurulları aynı şekilde basın lehine yeniden düzenlenmeli; Resmi İlanlar'ın dağıtımı,basın kuruluşlarının denetlenmesi, Kurul seçimleri basın lehine şekillendirilmelidir..
Yeni TCK'da basın ve gazeteciler aleyhine yasal yaptırımlar basın özgürlüğü gözetilerek yeniden ele alınmalı; cezalar hafifletilmelidir..
Bu, mesleki talepler çoğaltılabilir..

Şikayet değil çözüm mercii olmak için yurttaşa düşen sorumluluk büyüktür..!
Kuşkusuz, okura da bu noktada büyük sorumluluklar düşüyor.
Eminim ki, bu salonda bir çok kişi, kurum temsilcisi kendileri ile ilgili haberlerin basında layıkıyla yer almadığını/ya da hiç yer almadığını; ülke ve bölge sorunları konusunda basın kuruluşlarının görevlerini gerektiği şekliyle yapmadıklarını,vb., şikayetlerde bulunacaklardır..
O zaman işlevini layıkıyla yerine getirene, gazeteciye, ilgili basın kuruluşuna, yazara, yorumcuya gerektiği şekliyle sahip çıkıp çıkmadığını sizlerde ciddiyetle ve samimiyetle sorgulamalısınız.
Sahip çıkıyor musunuz?
Gazeteci ve yazar, yaptığı haberin ya da makalenin bedelini gerektiğinde en ağır şekilde ödüyor..En azından moral destek açısından gazetenize, gazetecinize, yazarınıza sahip çıkıyor musunuz?
Ne yazık ki, bu soruya ‘evet' diyebilmek güç..!
Okur, ulusal bazda da yerel bazda da ülke ve ulus gerçeklerinden taviz vermeyen, yüzü ülke ve halk gerçeğine dönük aydınına, gazetecisine, basın kuruluşuna sahip çıkmalı..Arkasında durmayı bilmeli..
İşte bu kucaklaşma sağlandığı zaman, bir çok sorun kendiliğinden çözülmeye başlayacaktır..
Teşekkür ediyorum..


 
 
Kitap Kurdu Necati Diyorki
ARICAN "REALİTE, özgür kalemlerin adresi olacak" demiş.
Sen özgürlüğü görürsün!?